Doğduğumuz anda belki de daha öncesinde etrafımızdaki şeylere anlam yüklemeye başlarız. Çoğu zaman, “dışımızdaki”, kendi haricimizdeki şeyleri öğrenmemiz gerekir. Anlaşılır gelenler önceden tanımlanmış olanlardır; bizim görevimiz de bunları keşfetmektir. Etrafımızdaki şeylere verdiğimiz anlamlarda en büyük rolün “içeridekilerin”içimizdekilerin olduğunu fark etmeyiz.

İnsanlar “anlam veren” yaratıklardır. Bu olaylara ve duygulara getirdiğimiz açıklamaların gerçekte mantıklı olduğu anla- mına gelmez. Buna verilebilecek mükemmel bir örnek ebeveynlerinin boşanmasından kendini sorumlu tutan beş yaşındaki çocuktur. Çocuğun nasıl bu sonuca vardığını anlayabiliriz ama diğer insanlar için bu mantıklı bir neden değildir. Çocukların çiftlerin ayrılmasında oynadığı rol, genellikle ya çok azdır ya da hiç yoktur. Çocuk ayrılığa neden olmadığı gibi ebeveynleri bir arada tutamaz ama yine de kendini sorumlu hissedebilir.

Yetersiz ya da doğru olmayan bilgilere dayanarak sonuca varanlar sadece çocuklar değildir. Moralimizin bozulduğu, sonra da bunun eksik anlama ya da yanlış yorumlamadan kaynaklandığını anladığımız durumlar hepimizin başına gelmiştir. Genellikle bir an utanır, sonra da üstünde durmayız. Ancak olaylara ilişkin yorumlarımızın tümünün, bildiğimizi düşün- düğümüz şeylerin ürünü olduğunu çoğu zaman fark edemeyiz.

Geçenlerde, Amerikan Hava Kuvvetleri Akademisi’nde temizlik görevlisi olan William Crawford’un hikâyesini izledim. Crawford her gün etrafı süpürüyor, tuvaletleri temizliyordu. Sessiz ve gösterişsiz olduğundan kimsenin dikkatini çekme- mişti. Sonra bir gün İkinci Dünya Savaşı üzerine araştırma yapan akademi öğrencilerinden biri, onun Şeref Madalyası aldığına dair bir kanıt buldu. Bu, ordudaki en yüksek şeref derecesidir. Generaller de dahil olmak üzere tüm üniformalı personelin, madalya sahibine selam vermesi gerekir. Şeref madalyasını alan kişinin çocukları askeri akademilere şartsız kabul edilir. Şeref madalyası almak çok önemli bir olaydır.

Araştırmayı yapan öğrenci, William Crawford’un gerçekten Şeref Madalyası almaya hak kazandığını doğrulamayı ba- şardı. İtalya’da savaşan Crawford üç Alman makineli tüfek yuvasını tek başına etkisiz hale getirip birliğinin kilit konumdaki bir dağ pozisyonunu ele geçirmesini sağlamıştı. Ancak kısa süre sonra esir düşmüş ve öldüğü sanılmıştı. Sonuç olarak resmen Şeref Madalyası kendisine verilememişti. Geçmişi keşfedildiğinde Hava Kuvvetleri Akademis igerekeni yaptı ve ABD Başkanı Ronald Reagan, Crawford’a madalyayı taktı. Ancak Crawford birkaç yıl daha akademinin temizlik görevlisi olarak çalışmayı sürdürdü. Kendisi bugün Hava Kuvvetleri’ne mensup olmamasına rağmen Hava Kuvvetleri Akademisi mezarlığına gömülen tek kişidir.

Temizlik görevlisiyle konuştuğunuzu, belki de ona emirler verdiğinizi, ardından kendisinin Şeref Madalyası sahibi oldu- ğunu öğrendiğinizi düşünün. Ne kadar utanç verici! İnsanlar Crawford’un Şeref Madalyası sahibi olduğunu öğrendiklerin- de, kimle karşı karşıya olduklarına ilişkin düşünceleri ve dolayısıyla hisleri de sonsuza kadar değişti.

Sanat çoğu zaman hayata ışık tutar. Akira Kurosawa’nın klasikleşen filmi Raşomon, dramatik bir cinayetin öyküsünü anlatır. Bu öykü, dört farklı karakterin bakış açılarıyla dört kez işlenir. Değişen sadece olayların anlatımı değildir

Her karakter öyküsünü anlatırken, öykünün anlamı da değişir. İzleyiciler, olayı ilk kez idrak etmeye başladıklarında güçlü duygular hissederler. Tamamıyla anlam çıkarmaya odaklanmış, olup biteni yorumlamaktadırlar. Daha fazla bilgiye ulaş- tıklarında ve olayın farklı yönlerini gördüklerinde, duyguları da değişir. Hatta baştaki duygularından utanabilirler.

Bu tip dramatik bir değişim, çiftler kendilerine acı veren olayları birbiriyle paylaştığında da yaşanır bazen. Suiistimale uğramanın getirdiği acıyı, aşırı kontrolcü bir ebeveynin yarattığı ezici yükü ya da hiç bitmeyen bir yoksulluğun getirdiği utanç duygusunu anlamak, partnerinin gerçekliği neden kendisinden farklı algıladığını anlamakta kişiye yardımcı olabilir. Başka bir deyişle duygular sadece dışımızdaki olayların sonucu değildir. Beklentilerimize, inançlarımıza, düşüncelerimize ve geçmişimize dayanarak olaylara anlam yükleriz. Daha fazla bilgi edindiğimizde ya da farklı bir bakış açısıyla baktığımızda, olayların kendisi değişmese de olaylara ilişkin duygularımız değişir.

Olaylara nasıl anlam yüklediğimizin şekillenmesinde diğer insanlar ciddi bir rol oynar. Küçük çocukken, şeylerin ne anlama geldiğine karar vermemize yardım etmeleri için tamamıyla aile bireylerine güveniriz. Büyüdükçe, okul önemli bir rol oynar. Yaşamımız boyunca, arkadaşlarımız ve yakınlarımız kadar, içinde yaşadığımız kültür de olayları yorumlayışımızı şekillendirmeye devam eder. Hepimiz, birbirimize bir şeylerin ne anlama geldiğini anlatmakta rol oynarız.

Sosyolog ve psikologlar düşünce biçimimizi etkileyen etrafımızdaki insan gruplarını “yorumlayıcı topluluklar” olarak adlandırır. Özellikle aileler bir kültür ya da öykü yaratırlar. Aile kuralları, kimin ne düşündüğünü ve hissettiğini söyleyebileceğini (genellikle ebeveynler) ve kimin sessiz kalması gerektiğini (çocuklar) belirler. Bazı ailelerde, herkese çatışmadan kaçınması öğretilir. Bazı ailelerde ise çocuklar da dahil olmak üzere sorunları doğrudan ve açıkça ele alma âdeti yerleşmiştir. Ailelerde, ebeveynlerin çocuk yetiştirme konusunda hangi rolü oynayacağına dair yazılmamış kurallar vardır.

Okullarda bize iyi ya da başarısız bir öğrenci olduğumuz öğretilir. Statülerimiz arasındaki ince farkları öğrenir, böylece hangi çocukların popüler olduğunu biliriz. Başka insanlar ve ülkeler hakkında nasıl hissedeceğimiz de bize öğretilir. Bazı kültürler, okullar ve kurumlar otoriteye saygı unsurunun altını çizer. Diğerleri eşitlik erdemini öne çıkarır.

Yirminci yüzyılın önemli düşünürlerinden Marshall Mc- Luhan, kültürün camdan bir kubbe olduğunu iddia etmiştir. İçinde olduğunuz sürece, çevrelendiğinizi fark etmezsiniz. Etrafınızdaki herkes aynı inançları paylaşıyorsa, duygularınızın evrensel olmayabileceğinin köklerinin sadece ailenize, topluluğunuza ya da kültürünüze dayandığının farkına varmazsınız.

İnançlara dayanan duyguların evrensel olmadığını anlamanın bir yolu da tutum ve davranışların sosyal açıdan değişim- lerini izlemektir. Büyük olasılıkla yakın Amerikan kültüründe hiçbir değişim kadınların toplumdaki yerinin değişimi kadar dramatik değildir. 1970’lerden bu yana, kadınların aile ve toplum içindeki yerine ilişkin inançlarımızda radikal değişimler olmuştur. Kadınlar çoğu zaman kendi beklentileri ve sosyal beklentiler arasında sıkışıp kalmıştır: Kariyerleri olması ama aynı zamanda çocuk sahibi olup çocuklarıyla da vakit geçirmeleri gerektiğini hissediyorlardı. Kadın olarak aile içindeki rolüne dair fikri değişen kadın, partnerinin de değişmesine ihtiyaç duyuyor.

Sosyal ve kültürel inançlar değişirken duygularımız da değişiyor.

Kendini Doğrulayan Kehanetler

Yerleşmiş inançlarımızın algılayış biçimimizi ve duygularımızı nasıl etkilediğini fark edebilmenin zorluklarından biri de, bu sürecin neredeyse anlık olarak gerçekleşmesidir. Bu öylesine hızlı olur ki, inanç temelli yargılarımızdan kaynaklanan bir his duyduğumuzun farkına varamayız. Dahası, bir inancı benimsediğimizde sadece bize ne hissedeceğimizi söylemekle kalmaz aynı zamanda davranışlarımızı da belirler. Bu inançla hareket ederiz ve inançlarımız çoğu zaman kendini doğrulayan kehanetlere dönüşür.

Kendini doğrulayan kehanet, beklenen sonucu ortaya çıkaracak şekilde hareket etmemizi sağlayan düşüncedir. Başka bir deyişle, bir şeyin olmasını beklediğimizde onu ortaya çıkaracak şekilde hareket ederiz ve ortaya çıkan sonuç beklenti- mizin doğru olduğunu onaylar görünür.

Joanie ve David yaklaşık on yıldır evli ve Joanie zamanla David’i mesafeli, uzak, ilgisiz, konuşmayan, öpmeyen, dokun- mayan ve kendisini fark etmeyen biri olarak görmeye başladı. Kendini reddedilmiş hissediyor. Her ne kadar duygusal bir te mas istese de, işten eve döndüklerinde sanki David onu reddetmiş gibi davranıyor. Onun uzak olmasını beklediğinden, eve girdiği andan itibaren kendini yaralanmış hissediyor ve iğneleyici konuşmalara başlıyor. David kendisini saldırıya uğramış gibi hissettiğinden içine çekilip karısının beklentisini gerçekleştiriyor. Joanie eşinin duygusal uzaklığında kendi oynadığı rolün pek farkında değil. Belki de David yine soğuk davranabilir ama bunu bilemeyiz; çünkü eşi ona bu şekilde davranması için geçerli nedenler vermekle meşgul. Reddedilmiş hissettiğinden, reddedilmesini garantiye alacak şekillerde davranıyor. “Sana yakın hissetmek istiyorum. Sana sıkı sıkı sarılıp birkaç dakika konuşmak istiyorum” demiş olsa, aralarındaki iliş- kinin nasıl değişebileceğini bir düşünün. Bu tip bir yaklaşım, Joanie’nin David’den istediği yanıtı almasına yardım edebilir. Kendini doğrulayan kehanette, derinden ve sıkı sıkıya bağlı olduğumuz inançlar başkalarına olan davranışlarımızı etkiler. Buna karşılık bu davranışlarımız, o insanların bize olan davranışlarını harekete geçiren inançlarını tetikler. Bu davranışlar,en baştan itibaren haklı olduğumuzu bize kanıtlar.

Gelin buna basit bir örnek verelim:

Birkaç kişi terfi etmelerine yardımcı olabilecek bir ders alıyor. Yeterli kredi için, bu dersten 5 üstünden 4 almaları ge- rekiyor. Dersin bir kısmı işlendikten sonra sınav yapıldı ve herbiri de 3 aldı. Bill 3 aldığı için ciddi biçimde düş kırıklığına uğradı. Kendi kendine şöyle söylendi: “Bu sınav işleriyle aram hiç iyi değil. Böyle uyduruk bir derste bile başarılı olamıyorum.” Bill’in cesareti öylesine kırılıyor ki, uğraşmaktan vazgeçiyor. Dönem sonunda yapılan sınavdan 2 alıyor. Akademik açıdan başarılı olmadığını düşündüğü için bu sonucu doğrulamış oluyor.

Judith 3 aldığı için düş kırıklığına uğruyor. Kendi kendi ne “Genellikle bu tip sınavlarla aram iyidir, hem de bu ara dönem sınavı. Biraz çalışırsam kesin dönem sonu 4 alırım” diyor. Ciddi biçimde çalışıyor, kıl payı 5’i kaçırarak 4 alıyor. Çalışınca başarılı olduğunu biliyor ve bunu kanıtlıyor.

Regina 3 aldığı için öfkeli. Öğretmenin onu sevmediğini düşünüyor. Bu inanç davranışını iki biçimde etkileyebilir. “Öğretmene kendimi göstereceğim” diyerek sıkı çalışmaya karar verebilir ve iyi bir not alır. Ya da öğretmen kendisini sevmediğinden çabalarının bir sonuç vermeyeceği çıkarımını yaparak, vazgeçer ve kötü bir not alır. Regina, öğretmenin kendisini sevmediği bir ders için uğraşmanın boşuna olduğuna karar veriyor. Çalışmaktan vazgeçiyor ve derste kötü bir performans sergiliyor.

Üç kişi de aynı olayı yaşadı: Sınavdan 3 aldılar. Ancak herbiri de olaya farklı duygusal tepkiler verdi ve duygularına dayanarak farklı davranışlar benimsedi. Örneğin Bill okul ortamında başarılı olmasının beklenmemesi gerektiğini kendine kanıtlamış oldu. Judith çalıştığı sürece iyi bir öğrenci olduğunu kanıtladı. Regina öğretmenin kendisini sevmesi için ona hiçbir neden vermedi ve beklediği kötü sonu yarattı.

Sadece olayları yorumlama biçimlerimiz belirli şekillerde hareket etmemize neden olmaz, aynı zamanda hareketlerimizde insanların onlardan beklediğimiz şekilde hareket etmesine neden olur. Elde ettiğimiz sonuç başından beri haklı olduğumuzu gösterir.

Yunan mitolojisinde Pygmalion, yaptığı heykellerden birine âşık olan, sonra da âşık olduğu heykelin canlandığı bir heykeltıraştı. Psikologlar, biz üzerlerindeki etkimizin farkında olmasak bile, beklentilerimizle diğer insanları nasıl bu bek- lentileri gerçekleştirecek şekilde davranmaya yönelttiğimizi tanımlamak için Pygmalion etkisi terimini kullanır. Örneğin, bir liderin takımından yüksek beklentileri, takımın performansını iyileştirebilir. (Pygmalion etkisinin tersi golem etkisidir; düşük beklentiler performansın düşmesine neden olur.)

Pygmalionetkisini örneklemek için bir sınıftaki öğrencilere zekâ testi yapılır. Yaz tatili sırasında araştırmacılar öğretmen- lerle bir araya gelir ve bazı öğrencilerin gelecek yılın “en zeki potansiyelleri” olmasının beklendiğini söyleyerek bu öğrencile rin isimlerini öğretmenlere verir. Aslında öğrenciler gelişigüzel seçilmiştir. Bu öğrencilerin diğer öğrencilerden daha başarılı olmasını beklemek için hiçbir geçerli neden yoktur. Araştırmanın sonunda öğrencilere yeniden zekâ testi yapılmıştır. Öğretmenler onlara farklı davrandıklarının farkına varmasa da zeki öğrenci olarak tanımlanan öğrenciler, diğer öğrencilerden çok daha iyi bir performans sergilemiştir. Bu öğrencilerin daha başarılı olacağına dair öğretmenlerdeki beklenti bir şekilde çocuklara geçmiş ve daha iyi bir performans ortaya çıkmıştır. Bu araştırma 1960’larda gerçekleştirilmiştir ve günümüzde etik görülmemektedir. Ancak öğretmen beklentilerinin öğrenci performansını ne ölçüde etkilediğine dair anlayışımızı güçlendirmiştir.

Başkalarından Görmek İstediğimiz Davranışları Cesaretlendirmek

Beklentilerimiz farkına varmasak da diğer insanların davranışlarını etkiler. Bu nedenle beklentilerimizin bilincinde olmak ve hatta diğer insanlardan görmek istediğimiz davranışları cesaretlendirmek için bu beklentileri değiştirmeyi göz önüne almak gerekir.

İnez görmek istediği davranışların ortaya çıkması için nasıl kendi hareketlerine yön verdiğini anlatıyor:

Yıllar boyunca, annemden hiç “Seni seviyorum” cümlesini duymadığım için kırgındım. Annemin ailesinde böyle bir alışkanlık olmadığından kendisinin de çocuklarına bu tür şeyler söylemek konusunda rahat olmadığını biliyordum. Ben de aile alışkanlığını benimsemiş olacağım, değer verdiğim insanlara bunu dile getirmekte güçlük çekerdim. İletişim becerileri üzerine eğitim verdiğimden, benim de “harekete geçme” vaktimin geldiğini düşündüm. Kendi üzerimde çalıştıktan sonra hayatımdaki tüm önemli insanlara “seni seviyorum” diyebildiğimi fark ettim, annem hariç. Birçok yaşantı ve beklenti beni bunu yapmaktan alıkoyuyordu.

Derste anlattıklarıma uygun hareket etmeye ve anneme “Seni seviyorum” demeye karar verdim. Ona “Seni seviyorum” demeyerek, onun bana vermediğini içimde tuttuğum gerçeğiyle yüzleştim. Onun tepkisinden bağımsız olarak davranmaya karar verdim. O zamanlar annem seksen yaşlarındaydı. Bir sonraki  defa  anne mi gördüğümde ayrılırken yanağından öpüp kulağına “Seni seviyorum” diye fısıldadım. Tepki vermedi. O andan itibaren yanından ayrılırken hep ona “Seni sevi- yorum” dedim. İkinci defaydı sanırım, homurdandığını duydum; çok rahatsız olduğu belli oluyordu. Birkaç ay içinde, akli melekelerini kaybetmeden önce “Ben de seni seviyorum” demeyi öğrendi. Kendimi iyi hissediyordum ve kendimi iyi hissettiğimden annem konusunda da iyi hissediyordum.

İnez kendi kırgınlığı ve öfkesinin içinde sıkışıp kalmıştı. İstediği değişimi gerçekleştirmek için kendi davranışlarının sorumluluğunu almaya karar verdiğinde bir şeyler de değişmeye başladı. Bunu gerçekleştirebilmek için, annesinin kendi- liğinden ona “Seni seviyorum” demesini beklemekten vazgeçmesi gerekiyordu. Hepimizin olaylara yüklediğimiz anlamları yeniden gözden geçirmemiz ve davranışlarımız diğer insanlardan istediğimiz davranışları ortaya çıkarmıyorsa sorumluluk almamız gerekiyor.

İnez’in annesinin değişmesini beklemeden ya da anne sinden bunu istemeden tek başına harekete geçmesi gerekti. Buna rağmen davranışındaki değişim sonuç getirdi. İki insanın belki siz ve partneriz  bilincine varmadıkları hareketlerinin ilişkilerini nasıl etkilediğini anlamak için beraberce çalışmasının ne kadar etkili olacağını bir düşünün. Bundan sonra işleyeceğimiz konu da bu olacak.

Özet

Duygular sadece dışımızdaki koşul ve olayların sonucu değildir. Beklentilerimiz, inançlarımız, düşüncelerimiz ve geç- mişimizin etkisiyle olaylara anlam veririz. Bu anlamlar da duygularımızı belirler. Daha fazla bilgi edindiğimiz ya da yeni bir çerçeveden baktığımızda, yaşanan olay aynı olsa da duygularımız değişebilir. Bir şeylerin ne anlama geldiğini bir- birimize anlatmakta hepimizin bir rolü var. Bir inancı benimsediğimizde ise, yüklenen anlam sadece ne hissedeceğimizi değil, davranışlarımızı da belirliyor. Bu inanca uygun hareket ediyoruz ve çoğu zaman da inançlarımız kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşüyor. Olayları yorumlama biçimimiz nasıl hareket edeceğimizi belirlediği gibi, hareketlerimiz de diğer insanların onlardan beklediğimiz şekilde hareket etmesine neden oluyor. Başkalarından görmek istediğimiz davranışları cesaretlendirmek için kendi davranışlarımızı değiştirmeyi öğrenebiliriz.