Kapitalin (sermayenin)ne olduğunu inceler,teknolojinin işbirliğinenasıl katılabileceğini çözer,borsanın kurulmasındarol oynarız.

YAŞLI KARL HAKLIYDI.

Karl Marx’dan söz ediyorum.

Karl Marx, değer üreten önemli araçlara işçilerin sahip olmasını istiyordu. Günümüzde bizler -dünya insanları- en önemli varlığa sahibiz: yaratıcılık. Serveti üreten, nihai olarak beynimiz. Belki hep öyleydi. Gelgelelim tarihin bu noktasında, 21. yüzyılın başında, en önemli kaynağımızın -eşsiz sermayemizin- fikirlerimiz ve aklımız olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Diğer her şeyi satın alabiliriz! Ve bu herkes için böyle. Kimse Microsoft yazılımıyla, bir Huawei ağıyla ya da Siemens klimasıyla öne çıkıyor değil. Siz, ben ve yedi milyar kardeşimiz kendi eşsizliğimizi masaya getiriyoruz.

Uzayda ilerleyen küre şeklinde bir pazar yerinde yaşıyoruz. Kısa bir zaman diliminde dünyamızı tek bir kocaman pazara çevirdik. Birbirimizle ticaret yapıyoruz. Birbirimizle konuşuyoruz. Birbirimizle oyun oynuyoruz. Her şey için her yerde marketler -dünyamızı saran bir ticaret ve bağlantı ağı- kuruyoruz. Ve tarihin hiçbir döneminde insanlar bu kadar uzun ve nispeten iyi denebilecek hayatlar yaşamadı. Evet, Karl Marx haklıydı ama aynı zamanda da haksızdı. Komünizmin soyu tükendi tükenecek. Dünyadaki 200 kadar ülkeden bir tek Kuzey Kore kendi yolunu çizdi ve komünizm-din karışımı basit bir pratikle yönetiliyor. Geri kalanlarımız çeşitli pazar yerlerinde birbirimizle alışveriş içindeyiz. Buna basit bir anlatımla pazar ekonomisi deniyor. Daha resmi -ya da nefret dolu- deyişle kapitalizm.

Kapital. Kapitalist. Kapitalizm. Bu kelimelerin tadına varın. Onlar duygu yüklü, etkili kelimelerdir.

Kapital belirsiz bir kelimedir. Büyük ve nettir; ama aynı zamanda kavraması güçtür. Bulut gibi, denebilir belki. Uzaktan bakınca sınırları belirgindir ama yakına geldikçe bulanıklaşır.

Bununla birlikte, kapitalin ne olduğunu ve olmadığını anlatmanın yolları vardır.

Uzun zaman önce, dünya ekonomistleri denilen o gürültücü, ele avuca sığmaz güruh “kapital”i bir mal ya da hizmetin üretimi için gereken dört kaynaktan biri olarak tanımlamıştır. Diğer üç kaynak ise toprak, işgücü ve işin organizasyonudur. Ekonomistlere göre kapitale (sermayeye) farklı farklı ekipmanlar dahildir. Bir şey üretmek istediğinizde, işinize yarayacak makine ve araçlar gibi… İmalat sürecinde işe yarayan gizemli makineler ve belirli amaçlara yarayan diğer ekipmanlarla dolu eski tip geleneksel bir fabrikayı düşünün. Bu bağlamda “sermaye” fiziksel varlığı olan şeylere denir. Bu şeyler fabrikadadır, onlara dokunulabilmektedir. Bunların üretimdeki kullanımı haricinde parasal değeri de vardır. Bu değer bazen yüksek, bazen düşüktür. Her halükârda, ekonomistlerin kullandığı tanım budur. Öte yandan ekonomist olmayanlar sermaye hakkında düşününce genellikle akıllarına para denilen uydurma kavram gelir. İki yaklaşım da mantıklıdır. Görmüş olduğumuz gibi, para binalara, makinelere ve başka şeylere dönüşebilir.

Hangi tanımı seçersek seçelim, sermayenin insanlar tarafından yaratılan bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Doğada bulunmaz. Orta yerde öylece yatan sermaye göremezsiniz. Başta sermaye diye bir şey yoktu. İncil’i ya da bir başka kutsal kitabı okursanız, dünyanın başlangıcının sermayeden tamamen yoksun olduğu nettir. O zaman, başta sermaye yoksa, sermaye bir şeyin sonucu olarak ortaya çıkmış demektir. O sihirli şey bizim yaratıcılığımızdır. Yaratıcılık, bizim inovasyon ve icat dediğimiz şeyleri mümkün kılar. Yarattığımız onca zenginlik, pek çoğumuzun süreceği uzun hayat ve ulaştığımız refah seviyesi beklenmedik şeyler icat etme arzu ve becerimizin sonucudur.

Demek ki sermaye olarak anılagelen şeye yönelik talep ve sermayenin varlığı, binlerce yıllık üretimimizin -bina, fabrika, makine üretiminin- bir sonucudur. “Kapital” ve “kapitalizm” aslında ekonomik sistemimizin ardındaki yürütücü kuvveti ifade etmez; daha ziyade ekonomik sistemimizin bir ürünüdür (yan ürünüdür). Amerikalı ekonomi ve tarih profesörü Deirdre McCloskey tüm sistemin kalbi olan inovasyon kuvvetleri için inovizm terimini önermiştir.

Toplumumuzda çok az şey kapitalizm olarak bilinen sistem kadar düşünce ve tartışmanın nesnesi oldu. Analiz ve münazara açısından hiçbir eksiğimiz yoktu. Zaman zaman kapitalizmin devamına izin verilip verilmemesiyle ilgili tartışma uçlara taşınıp savaşla sonuçlandı. Kapitalizmi anlamak için elimizden geleni yaptık, kimi zaman kavramın altını üstüne getirdik. Herkes tartışmaya dahil oldu. Entelektüeller, politikacılar, gerilla kumandanları, pop starlar, ortamdaki tuhaf şair. Lehte ve aleyhte görüşler.

Belki konunun kendisi -sanki bir bilgisayar oyununun içinde doğmuşuz gibi, küçük bir kavramın tüm insanlığın yapısını belirlemesi gerektiği fikri- provokasyona açıktır. İşin aslı, kapitalizmin herhangi bir formu dışında yaşamaya çalışmak çok zordur. Bazen aynı zamanda dolaylı veya direkt olarak politika hakkında da konuşmadan ekonomi hakkında konuşmak adeta imkânsızlaşır. İşlerin yürüme biçimi işlerin nasıl yürümesi gerektiğine dair fikirlerle karışır. İnançlar gerçeklerle karışır. Ama biz burada kibrimizi bırakacağız.

Onun yerine zamanda geriye yolculuk edeceğiz. Bu kitapta, ekonomik sistemimizi şekillendirmiş üç evrim, devrim ya da keşif olduğunu öğreneceksiniz. Birincisi birkaç basit eylemin herkese iyi gelebileceğine dair basit ama etkili farkındalık. Başta söz ettiğimiz maymunların da kullandığı, en temel takas biçimi… Görmüş olduğumuz gibi, takasın güzel yanı, her iki tarafın da takas sonrası daha iyi durumda olması. Takas, işbölümünü -pim fabrikasındaki, Adam Smith’i hayli etkileyen o pratiği- tarif etmenin bir başka yolu. Başta takas çok basit bir işbölümü içeriyordu. Sen yemiş toplamada iyisin, ben incir toplamada iyiyim. Birkaç iyi incir ağacı biliyorum. Hızlıca tüm incirleri toplayabiliyorum. Hadi takas yapalım. Bu kadarı basitti ve tarafların anlayabileceği kadar kolaydı.

Zamanla işbölümü daha kapsamlı hale geldi. Tarım yapıp şehirlerde yaşamaya bile başlamadan önce uzmanlaşmanın gücünü keşfetmiştik. Avcı-toplayıcı topluluklar işbölümünü pek çok şekilde kullanır. İsimleri bile işbölümünü ifade eder: avcılar ve toplayıcılar. Bazı kişiler avlanır, bazıları toplar. Bir kişi yemiş toplamakta iyiyken diğeri tıbbi bitkileri toplamakta iyi olabilir. Bir kişi kuş avlamakta iyiyken bir başkası geyik avlamakta iyi olabilir. Biri ok ve yay yapımında iyiyken diğeri balta yapımında iyi olabilir. Hadi takas edelim.

İkinci evrimde takasa ne kadar insan dahil olursa, istediğimiz şeyleri bulma şansımızın o kadar arttığını keşfettik. Takas yayılmak ister. Virüs gibidir (ama hastalık ve ölüm değil, mutluluk verir). Partiye ne kadar insan katılırsa o kadar iyidir. Takas edecek daha fazla insan bulmak için seyahat edebilir ya da yakınımızdaki insanlarla iletişim kurmanın daha iyi yollarını bulabiliriz. Gelişmiş ulaşım ve gelişmiş iletişim, işbirliği ve uzmanlaşmayı kolaylaştırır.

Üçüncü evrimde para dediğimiz şeyi icat ettik. Yanımızda yemiş, meyve ya da hayvan taşımak yerine herkesin istediği, depolaması ve nakliyesi kolay, uydurma bir nesne bulduk. Bu uydurma nesneyi -günümüzde bu Amerikan doları olabilir- herkes istemeye başlayınca, sonradan global ekonomi olarak anılacak şeye doğru belki en önemli adımı atmış olduk. Ortak bir dil bile konuşmayan, birbirine tamamen yabancı insanların, bir şeyleri takas etmesini sağlayan evrensel bir sistem geliştirdik. Dramatik olmak istersek, bir çiftçinin elmalarını balığa dönüştüren sihirli mekanizmanın son dişlisini eklemiş olduk diyebiliriz. Bir ayakkabıcının ayakkabıları bir ata ve bir şişe şaraba dönüşebilir. Ve bir falcı, müşterileriyle ilgili yorumlarını yiyecek, barınma ve döşeğe dönüştürebilir. Para, takası daha efektif hale getirir. Parayı herkes herkesle alışverişinde kullanabilir.

Gördüğümüz gibi, bugünkü ticarette neredeyse hiç limit yok. Uzmanlaşma arttı ve biz gitgide daha fazla şey üretir olduk. O kadar çok şey ürettik ki bunun dünyanın bizim olduğumuz kısmı için sorun oluşturduğunu düşünmeye başladık. Zenginlikle dolup taştık. Her yerde nesneler vardı. Evlerimizde yer kalmamıştı. Evlerini gereksiz eşyalardan arındırmış kişilerin yarattığı sükûnet ortamına dair YouTube videoları izledik. Evlerimizdeki fazlalıklardan kurtulmamıza yardım edecek danışmanlar tuttuk. Eşyalarımız çöpe, çöplerimiz çöp dağlarına dönüştü. Yine de ürettiklerimiz olağanüstüydü. Sermayemiz.

Teknolojiyi resmileşmiş işbirliği olarak görebiliriz. Sahip olduğumuz şeyler fiziksel biçim almış insani işbirlikleri. Yazmak için kullandığımız basit bir kalem pek çok insan arasındaki sofistike bir işbirliğinin eseri. Kalemi almak ve bir kitap yazmak için ticaret yapıyoruz. Bir şişe şarap da pek çok insan arasındaki işbirliğinin bir sonucu. Şarap üreticileri, üzümü toplayanlar, şişe imalatçıları. Bir şişe şarabın içinde, saatler süren koordine işgücü var.

Kapitalizmin köklerini burada bulabiliriz. Kapitalizmin getirdiği muazzam büyümeyi açıklayacak olan, uzmanlaşma ve işbirliğidir. Sanayileşme ve pazar ekonomisi standart yaşam tarzımızı benzeri görülmemiş bir seviyeye getirdi. Ortalama ömür arttı, sağlık sistemi, barınma ve daha pek çok sektör gelişti. Ne var ki teknolojinin ve maddi ürünlerin, diğer pek çok şey gibi hem iyi hem de kötü tarafları var. Bunlar büyüme sağladı ama aynı zamanda da bugün birçok alanda gördüğümüz sürdürülebilirlik sorunlarına yol açtı.

Kapitalizm pek çok farklı şekilde tanımlanabilir. Tanımlardan biri mülkiyete dayanır. Bu tanıma göre, kapitalizm üretim araçlarına -mal üretmek için ihtiyaç duyulan şeylere- özel kişilerin ya ayrı ayrı ya da hissedarlık usulüyle sahip olduğu ekonomik sistemdir. Ve tüm mal ve hizmetler satın alınıp açık pazarda satılır. Bu tanım, tüm üretim araçlarına devletin ve sadece dolaylı olarak bireylerin sahip olduğu, katıksız planlı ekonominin tam tersi olan pazar ekonomisi terimiyle de uyumludur. Planlı ekonomide üretilen mal ve hizmetler son derece komplike ve yönetmesi zor, aslına bakılırsa Sovyetler Birliği’nin ve diğer komünist ülkelerin teşebbüslerinden anladığımız gibi, uygulanamaz olan bir plana göre dağıtılır. Söz konusu teşebbüsler ifade özgürlüğünü baskılayan otoriter, anti demokratik hükümetlerle kombine olmuştur.

Diğer taraftan, kapitalizm kelimesinin esas kökeni Sanayi Devrimi esnasında ün kazanan belli bir tür pazar ekonomisinin tuhaf bir özelliğinde yer alır. Mevzubahis tuhaflık tacirlerin seferlerinden ve ticaretten kazandığı zenginliğin, başka deyişle kapitalin, lüks konaklar, malikaneler ve partilerde harcanmamış olmasıdır. Bu iş adamları kârlarının büyük kısmını yeniden kendi işlerine yatırmış, makinelere, binalara ve işlerini büyütecek diğer kapitallere yatırım yapmışlardır. Yepyeni bir makinenin pim fabrikasındaki efektifliği artırma ya da yeni bir fabrika açmanın üretimi ikiye katlama ihtimali vardır. Başka deyişle kapital, üretimi daha efektif, dolayısıyla daha kârlı hale getirebilir. En zoru ilk bir milyonu biriktirmektir.

Yatırım yapacak biraz paranız -kapitaliniz- olduktan sonra, daha fazla kapital sahibi olmak kolaylaşır -doğru yatırımlar yaptığınızı varsayıyoruz tabii. Kapital, para kazanmaya yardımcı olan, böylece daha fazla kapitale yatırım yapmanıza olanak veren bir araçtır, hepsi bu. Bu özellik kapitalizmin doğasında vardır. Sanayileşmenin ilk yüzyılında kapital öncelikle şeylere -makineler, binalar, taşıtlara- yatırılırdı. Sonradan kapital daha soyut hale geldi. Zaman içinde lisanlara, patentlere, bilgi birikimine ve başka fikri mülkiyetlere -yani somut olmayan şeylere- yapılan yatırım fiziksel varlıklara yapılandan daha önemli hale geldi. Özellikle de firmalar için.

Daha önce gördüğümüz gibi, teknoloji ve makineler bir çeşit işbölümü ifadesidir. İçinde ekstra güç taşıyan bir tür uzmanlaşma. Antika beygir gücü terimini düşünelim. Beygir gücü genellikle bir günlük kesintisiz çalışmada bir atın yapabileceği iş miktarı olarak tanımlanır. Ama bu ne kadardır? Biri, bir beygir gücünün 75 kiloluk ağırlığı bir saniye boyunca bir metre yukarı kaldırmaya eş olduğunu hesaplamıştır. Epey ağır… Beygir gücünü ifade etmenin başka bir yolu da bir beygir gücünün 75 kiloluk bir insanın altı basamağı (bir metreyi) bir saniyede çıkmasına eş olduğunu söylemektir. Bu da epey sıkı bir çalışmadır, bu yüzden makineleri arkadaşlarımız olarak görmeliyiz.

Makineler sayesinde kendi başımıza -en azından makul bir sürede- yapamayacağımız şeyleri yapar hale geliriz. Bir arabanın motoru belli beygir gücüne sahiptir. Ata paranız yetiyorsa bu iyidir, çünkü onsuz alabileceğiniz yolun çok daha fazlasını atla alırsınız ve daha ağır yükler taşıyabilirsiniz. Bir at, bir insandan on kat daha güçlüdür. Ne var ki 50 beygirlik bir arabaya paranız yetiyorsa artık bir attan 50 kat daha güçlüsünüzdür. Şehirde kullanılacak küçük bir araba genelde 75 ila 100 beygirdir. Fazla molaya ihtiyaç duymaz ve çabucak yorulmaz. Belli türde işler için kullanılabilecek muhteşem, efektif bir makinedir. İşte fizik bilimi… Ve kapitalizm. Fiziğin maddi yönleri parayla ilişkili. Para yoksa makine de yok.

Makinelere paranız yetsin istiyorsanız bankadan kredi almanız gerekebilir. Başkalarını fikrinizi gerçekleştirmenize yarayacak makineye yatırım yapmaya ikna etmeniz de mümkündür. İşte orada durmuş, fikrinizi gerçek kılmak için bir milyon krona ihtiyaç duymaktasınızdır. Bir milyoner bulup onu yatırım yapmaya ikna etmeniz ya da biner kron yatırım yapacak bin kişi bulmanız mümkündür. Seçim sizindir. Ne var ki burası işlerin riskli hale gelmeye başladığı noktadır. Her fikir başarıya ulaşmaz.

Bazı insanlar kapitalizme kötü gözle bakar. Kapitalizmi riskle, kumarla ve eşitsizlikle ilişkilendirirler. Diğer taraftan bu sistem müthiş bir cazibeye de sahiptir. Zira her yıl daha zengin olmamızı sağlayan bir sistemdir. Bizi ödüllendiren, toplumca ilerlememize olanak veren, hayatlarımızı uzatan, zorlukları azaltan… Sistem olarak, disfonksiyonel planlı ekonomiden çok daha üstündür. Gelgelelim kapitalizmin spekülasyonla -haydan gelip huya giden parayla- da alakası vardır. Kapitalist sistemde kimileri birikimlerini kaybeder. Tüm bu çağrışımlarda gerçeklik pay vardır gördüğümüz gibi.

Şimdilerde çok büyük para kazanmanın en yaygın yolu, yüksek maaş almaktan değil, bir tür mülke -ev ya da başka türden gayrimenkule- sahip olmaktan ya da borsayı veya başka ekonomik araçları kullanmaktan geçer. Görmezden geldiğimiz apaçık sorunu bir noktada ele almamız gerekmektedir: konut kredilerimizi. Konut kredileri sayesinde özellikle de Batı dünyasında çok sayıda insan ev sahibi olup kapitaliste dönüşmüştür -farkında olsunlar ya da olmasınlar. Sorun gitgide büyümektedir. 2007-2008 krizinden sonraki dönemin on yıldan fazla süredir yürürlükte olan düşük faiz oranları sebebiyle konut kredilerinde patlama oldu. Son birkaç on yılda gayrimenkul fiyatlarının artmasıyla İsveçli bir mülk sahibi ayda binlerce kron kazandı. Son yıllarda yükselişte olan bir konut pazarında, mesela Stockholm’de eviniz varsa ayda 20 bin kron civarı kazanmanız mümkündür. Üzerine banka kredisi ekleyerek çoğalttığınız küçük sermayeniz sayesinde. Gelgelelim hiçbir şey üretmiş olmazsınız. Elbette yaşayacak bir yeriniz vardır ama toplum genelinde üretim artmamıştır. Tabii bunu popüler şehir merkezlerindeki ev fiyatlarında artışın toplumdaki üretkenliği artırmadığını varsayarak söylüyoruz.

Benzer trendleri dünyanın her yerinde görürüz. Kapital, ekonominin geri kalanından daha hızlı büyümektedir. Bunu hesaplamanın pek çok yolu vardır ama örüntü İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sürmüş, son 40 yılda da eğilim hızlanmıştır. 1980’den beri global ekonomi yedi kat genişlemiştir. Uluslararası ticaretin toplam değeri eskiden olduğunun on katına çıkmış, kapital ise 25 ila 35 kat artmıştır.

Bu kapitalin aslan payı gayrimenkul -çoğunlukla ev- alımında, birazı da ticari mallarda kullanılmıştır. Ev fiyatlarının bu kadar yükselmesi bundandır. Para ve bankacılık hakkındaki ikinci bölümde gördüğümüz gibi, bankalar kredi vererek ekstra para yaratabilirler -böylece kapital miktarı artar. Kapitalin bir kısmı yeni evlere harcansa da çoğu zaten var olan evlere gider.

İsveç’teki rakamlar da aynı örüntüye işaret eder. Toplam para miktarı, yani kapital, ev sayısından daha hızlı artmaktadır. İsveç’teki evlerin sayısı 1990-2020 yılları arasında sadece yüzde 25 artmıştır. Para arzı ise -yani toplumdaki toplam para miktarı- İsveç İstatistik Kurumu’na göre aynı dönemde yedi kat artmıştır. Bu da ev sayısı hemen hemen hiç değişmezken para arzının yedi katına çıktığı anlamına gelir.

Bu durumda ev fiyatlarının artmasına şaşmamak gerekir. İsveç’te son 30 yılda fiyatlar yıllık yüzde 7 oranında artmıştır. Bu oran fazlaymış gibi görünmeyebilir fakat her yıl yüzde 7’lik artış olması demek, değerin on yılda ikiye katlanması demektir. Bir milyon, on yılda iki milyon olur. Bir on yıl daha sonra iki milyon dört milyon olur. Ve evet, 30 yıl sonra sekiz milyon olur. Faiz için dünyanın sekizinci harikası diyenler haksız sayılmaz.

Bu arada kapitalizmin bağlayıcı pimi -pim fabrikasındaki makineleri hatırlayın- olan üretim yatırımları için kullanılan kapital, kapitalin o porsiyonu, hâlâ 1980’dekiyle aynı seviyede. Makinelere ve diğer üretim varlıklarına yatırımını gerçekten artıran tek ülke Çin. Çin, etki gücünü artırmak ve büyümek için pek çok yeni altyapı inşa etti. Buna yeni İpek Yolu da dahil. Bu, global ekonomi için önemli. İsveç’te durum diğer Batılı ülkelerdeki gibi. Burada paranın yaklaşık yüzde 90’ı hisse senetleri ve -evet, bildiniz- gayrimenkul gibi ekonomik yatırımlara gidiyor. Diğer yatırımlara ayrılan ise yüzde 10’un biraz üstünde. On kronda bir.

Bu bilgilerle ne yapalım? Çok sayıda insan daha iyi durumda. Yine de en zengin yüzde 1’in yakında her şeyin yarısına sahip olacağını bilmek sezgisel düzeyde tuhaf bir his veriyor. Bu haksızlıkmış gibi… Peki, ya bu iyi bir şeyse? Ya kapital miktarının reel ekonomiye kıyasla ebediyen büyümesi mümkünse? Toplumdaki eşitsizlik hangi noktada etik bir mesele, bunun doğal uzantısı olarak da politik bir mesele, olarak kabul edilebilir -ya da edilmelidir?

Ne tür bir toplum istiyoruz? Bu tür bir sorunun bilimsel araştırmalarla yanıtlanması zor, belki imkânsızdır. Neyin önemli olduğuna ya da belli bir bilgi birikimini nasıl uygulamamız gerektiğine karar verirken bilim bize her zaman yardım edemez. Belki burada gereken şey -Adam Smith’in uzmanlık alanı- etik felsefedir. İyi olan nedir? Etik olan nedir? Bunlar konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz, hakkında felsefe yapabileceğimiz konulardır. Katı bir bilimsel perspektiften bakarsak, ekonomik eşitsizlik gibi konularda edindiğimiz bilgileri nasıl kullanmamız gerektiği net değildir. Bu bilgileri servetin birkaç kişide birikmeye devam etmesine izin vermek ve uzun vadede bunun herkese faydalı olacağını ummak için mi kullanmalıyız? Yoksa devletin dümene geçip serveti ve gelirleri eşitlemesinden mi yana olmalıyız? Elbette komünist, faşist ve liberal devletler ve siyaset üreticileri farklı sonuçlar çıkaracak, aynı bilgilere, aynı rakamlara dayanarak farklı seçimler yapacaktır.

Gerçek dünyada olan da tam budur. Ülkeler, hükümetler ve bölgeler ideolojik seçimlerini yapar. Dünyadaki tüm ülkeler pazar ekonomisi olsa da -daha önce söz ettiğimiz, hâlâ akıntıya karşı kürek çeken Kuzey Kore hariç- bu pazar ekonomileri birbirinden hayli farklı işleyebilmektedir. ABD ve Nordik ülkeler pazar ekonomileridir ama neyin nasıl kontrol edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Danimarka maaşlardan yüksek vergi alınması gerektiğini düşünürken, ABD söz konusu vergileri daha düşük tutar. İsveç belli şeylerden -mesela miras yoluyla alınan gayrimenkullerden- hiç vergi almazken, ABD büyük gayrimenkullerden ciddi miktarda vergi alır.

Kapitalizm bir dil olsaydı artık herkesin bu dili farklı diyalektlerle konuştuğunu söyleyebilirdik.

Kapital dediğimiz şey büyüyor.

Ekonomi ise kendi doğasını değiştiriyor.

Gitgide daha finansal hale geliyor. Ve daha bulanık…

Gittikçe daha soyut olan finansal araçlar bir işteki üretkenliği artıran somut kapitale dayanıyor ve ondan değer koparıyorlar -kaldıraç üstü kaldıraç gibi bir durum.

Tabir caizse, sıradan sermaye, değerini sisteme sunulan çeşitli doğal kaynak ve enerji türlerine dayandırıyor.

Ne var ki bu görülebilir bir şey değil.

Doğa, dijital finans dünyasından çok uzakta.

Biz ultra modern, herkesin birbirine bağlı olduğu 21. yüzyıl antroposen dünyasında yaşıyoruz. Artık video oyunları kültürümüzün açık ara en büyük ticari ifadesi. Para artık birler ve sıfırlardan oluşuyor. Bitcoin ve Ether gibi uydurma özel para birimleri ulus devletlerin geleneksel para sistemlerine meydan okumaya başlıyor. Tıpkı termitler gibi, kripto paralar da finansal yapıya pek çok yerden sızar. Sürdürülebilirlik, dünyanın pek çok yerindeki herhangi bir alışveriş için gerekli fakat yeterli olmayan bir kriter haline geldi.

Ve herkesin sorduğu soru şu: Bitmek bilmeyen ticaretimiz sorun mu, yoksa çağımızın büyük problemlerinin çözümü mü?

Share This