Bir çocuk eline silah alıp bir okula girdiğinde, açıklama ararız.
Bir neden.
Bir “çünkü.”
Ama gerçek, tek bir “çünkü” ile açıklanamayacak kadar karmaşık.
Evet, çocukların dünyasında bir şeyler birikir.
Kırılmalar, yalnızlıklar, öfke.
Ve asıl mesele, bunların birikmesi değil, işlenmeden kalmasıdır.
Ama her kırılma şiddete dönüşmez.
Dünyada milyonlarca çocuk var
anlaşılmayan, dışlanan, zorlanan,
kendi içinde mücadele eden.
Ve bu çocukların çok büyük bir kısmı kimseye zarar vermez.
O zaman soru değişir:
Ne oluyor da bazıları o eşiği geçiyor?
Bu sorunun bir kısmı çok somut bir yerde duruyor:
Silaha erişim.
Çünkü şiddet sadece bir duygu değildir.
Bir imkân meselesidir.
Bir çocuk ne kadar öfkeli olursa olsun,
ne kadar kırılmış olursa olsun,
o öfkeyi eyleme döndürecek araç yoksa,
o düşünce çoğu zaman düşünce olarak kalır.
Ama o araç varsa,
o eşik düşebilir.
Düşünce ile eylem arasındaki mesafe kısalır.
Ve burada durup çok açık bir şey söylemek gerekir:
Bu çocuklar silahı sokakta bulmadı.
Silah, evdeydi.
Ulaşılabilir bir yerdeydi.
Erişilebilirdi.
Alınabilirdi.
Belki kilidi vardı ama erişim yine de mümkündü.
Ve bazen trajediler,
tam da bu kadar basit bir yerden başlar.
Ama burada durursak eksik kalırız.
Çünkü o imkâna yönelen zihni de anlamak gerekir.
İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir.
Gören, izleyen, taklit eden bir varlıktır.
1960’larda Albert Bandura çok basit ama sarsıcı bir deney yaptı.
Yetişkinler, bir oyuncak mankene şiddet uyguladı.
Vurdular, ittiler, bağırdılar.
Ve bunu yaparken çocuklar,
aynı ortamda, bir camın arkasından bu davranışları izliyordu.
Sonra çocuklar aynı odaya alındı.
Ve onlar gördüklerini sadece tekrar etmedi.
Abarttı.
Daha sert, daha çeşitli, daha kontrolsüz, tüyler ürpertici bir şiddet üretti.
Bu deneyin gösterdiği şey basitti ama rahatsız ediciydi:
Şiddet sadece yaşanarak değil, izlenerek de öğrenilir.
Bugün o deney bir laboratuvarda değil.
Sokakta, medyada, televizyonda, her yerde.
Hatta müzik kliplerinde elde bir silah.
Arka planda bir ritim.
Sözlerde tehdit, güç, yok etme dili.
Bu görüntüler sadece “izlenen” şeyler değil.
Tekrar edilen, içselleştirilen,
yavaş yavaş normalleşen şeyler.
Bir yetişkin için bu bir kurgu olabilir.
Bir estetik tercih.
Bir ifade biçimi.
Ama bir genç için,
özellikle de kendi kimliğini henüz kuramamış bir genç için,
bu bir model olabilir.
Çünkü ergenlik, yalnızca büyüme değil,
aynı zamanda kime benzeyeceğine karar verme sürecidir.
Ve eğer o genç kendi hayatında tutunacak bir model bulamıyorsa,
gördüğüne tutunur.
Bazen de en görünür olana.
Bu yüzden mesele sadece “bu çocuk ne yaşadı?” değildir.
Aynı zamanda:
Bu çocuk neyi izledi, kimi örnek aldı, neyi normal sandı?
Ama tekrar edelim:
Bir genç şiddeti öğrenebilir.
Şiddeti hayal edebilir.
Hatta şiddeti yüceltebilir.
Ama o şiddeti gerçekleştirmesi için
bir eşiğin daha aşılması gerekir.
Ve o eşik çoğu zaman çok basittir:
Evde, ulaşılabilir bir silah.
İşte bu yüzden,
bu meseleye sadece psikoloji üzerinden bakmak eksiktir,
sadece toplumsal etkiler üzerinden bakmak da.
Bir iç dünya.
Bir öğrenme süreci.
Ve bir erişim.
Ve bazen trajedi,
tam olarak bu üçünün aynı anda bir araya gelmesidir.
Felakete giden yolu belirleyen şey sürecin karmaşıklığı değil, kolay olanın varlığıdır.
Betül Varol
M. A. Psikoloji











































