Amerikalı antropolog Prof. Dr. Helen Fisher, on beş yıl boyunca altmış iki ülkede yaptığı araştırmayı sonuçlandırmış. Araştırma ise kadının aşkının ne kadar sürdüğü üzerine.

Sunday Times’ta yer alan habere göre, kadının erkeğe duyduğu aşk en fazla dört yıl sürüyor. Kadının aşık olmasını sağlayan beyin kimyasalları üç yıl içinde tükeniyor. Dördüncü yılda ise kadın yeni bir aşk bulmak üzere çevresine bakınmaya başlıyor. Yani bu şu anlama geliyor: Kadın üç senenin sonunda yeni bir aşkı bulana kadar kendisini garantiye almak için eskiyen erkeği yedekte tutuyor. Kültürel, sosyal ve ekonomik koşullar evliliği yapay olarak uzatsa da, genetik koşullar bu duruma “ı-ıh” diyor. Ve gizli ya da açık arayışlar başlıyor.

Bizden başka hiçbir memelinin aşkı bu kadar sürmüyor.
Helen Fisher’a göre kadın, dört yıl içinde erkeğe duyduğu aşkı imha edecek genetik programa sahip. Çünkü kadınlar içgüdüsel olarak farklı erkeklerden doğacak çocuklarda yetenek çeşitliliği olacağını biliyor ve bu genetik program, kadının, doğacak çocuklarının babası olarak tek kişiye saplanmasını engelliyor. Doğa çeşitliliği seviyor, ne diyelim!
Yani kadınla erkek arasındaki aşk ilişkisine ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlar girmediği ve de aşk sevgiye dönüşmediği taktirde, aşkın doğal, kimyasal ve içgüdüsel ömrü kadın açısından üç yılda sona eriyor. Ve memeliler grubundan olan insan türünün dişisi yumurtasını dölleyeceği yeni bir erkek arayışına giriyor. Böylece doğanın çeşitlilik yasası işlemiş oluyor.

Antropolojik olarak kadını “seri monogamist” olarak tanımlayan Fisher, erkeğin de poligam olduğunu söylüyor. Yani kadın, aşkı sürdüğü sürece partnerine sadık, erkek ise fırsat bulduğu anda partnerini aldatmaya hazır. Cinselliği, sadece üreme ve nesli devam ettirme içgüdüsü olarak değerlendirdiğimizde bu farkın nedenini anlamak kolay oluyor.
Ayda sadece bir yumurta üreten kadının, yumurtasını dölleyeceği erkeğin kim olacağına özenli bir seçimle karar vermesi gerekiyor. Çocuğu doğurup büyüten de kendisi olacağı için en iyi seçimi yapması çok önemli. Bu yüzden erkeği uzunca bir süre “kalite kontrolü”nden geçirmeye ihtiyaç duyuyor. Aşk kimyasalları, kadının erkeği “sınavdan geçirme” dönemini zevkli hale getiriyor.

Erkek açısından ise durum farklı. Her boşalmada 300 milyon sperm üreten erkek, içgüdüsel olarak mümkün olduğunca çok sayıda dişiyi döllemeye çalışarak, kendi genlerinin sonsuza dek baki kalmasına çabalıyor. Bu erkeğin kendisini “ölümsüz” kılma arzusunun tezahürü olan güdüsel bir davranış. Kadın, doğurarak zaten kendisini “ölümsüzleştiriyor”.

Erkeğin, bir kadına aşık olsa bile, başka bir kadınla yatabilmesinin, aşkla seksi ayırmasının nedeni işte bu güdüsel programlama. Aşkla seksi birbirinden ayıramayan kadınlar ise erkeklerin aşk ve seks ayrımını yüzeysel buluyor.

Kadın, “Hani bana aşıktın, nasıl başka bir kadınla yatabildin?”
Erkek ise “O sadece bir seferlik ilişkiydi. Sana duyduğum aşkla ne ilgisi var?” diyor. Ve cinsler arası güdüsel savaş Adem ile Havva’dan beri süregeliyor. İki taraf da kendi açısından biyolojik ve güdüsel olarak haklı.
Aşk insana haz veren bir duygu. Aşık olunan kişiyle yaşanan cinselliğin hazzı güdüsel cinselliğin verdiği hazzın çok çok ötesindedir. Tabii bu haz boyutunun doğada bir karşılığı var: Aşk duygusunun ürettiği kimyasallar. Bunların hem spermin kalitesini yükselttiği, hem de -kadın cinsel birleşmeden aldığı haz oranında bedeni farklı kimyasallar ürettiği için- böyle bir ilişkiden doğan çocuğun fiziksel, duygusal, ruhsal sağlığında ve zeka seviyesinde büyük etkileri olduğu biliniyor.

Zaten doğa da, nesillerin en sağlıklı biçiminde devam edebilmesi için aşk denilen duyguyu bize bahşetmiş ya.

Aşık erkek, bilinçsiz de olsa işte bu yüzden önce partnerine vereceği hazza önem verir. Aşık olmayan erkek ise bencilce sadece kendisinin alacağı hazzı düşünür. Aslında kadının hazzını içermeyen bir cinsel ilişkinin erkeğe vereceği hazza da gerçek anlamda haz denemez. Bu olsa olsa, biyolojik ihtiyacın karşılanmasından duyulan bir rahatlama olabilir. Tıpkı açlık ihtiyacı giderildiğinde duyulan rahatlık gibi. Açlık ihtiyacı, kuru ekmek ve suyla da giderilebilir, harika bir ziyafet sofrasında yer alan lezzetli yiyeceklerle de. Sizce hangisi insana daha fazla haz verir?

İşte aşk içeren cinsellikle, sıradan cinsellik arasındaki -kıyas bile kabul etmeyen- fark, kuru ekmekle ziyafet sofrası arasındaki fark gibidir.
Aşk, cinselliğin “haz” garantisidir, doğanın da gelecek nesillerin sağlığını garantileme yoludur.

Yaşamın kendisi “haz”dır zaten. Yaşamdan ne kadar çok haz alırsak o kadar dolu yaşadığımızı hissederiz.

Aşk harika bir duygudur ama “sevgi” değildir. Karşı cinsi “fethederek” elde edilen zafer, egonun doyumudur. Kişi, kendi dayanılmazlığını kanıtladıktan sonra “fethettiği” kişiden kaçmaya çalışır. Doymuştur ve bıkmıştır. Artık yeni fetihler, yeni ego doyumları gerekir… Er ya da geç kişi bu boş doyumların tekrarının kaçınılmaz sonucu olarak kendinden bıkar, mutsuz ve doyumsuz bir insan olduğunu kendisine itiraf edecek noktaya gelir.

Aşkla cinsellik daima birliktedir. Cinsellik aşkı doğurmaz. Ama aşk cinselliği harika kılar.

Doğanın da bizden istediği bu. Aşk cinselliği ibadete dönüştürür. Aşk insana vermeyi öğretir.

Aşk paylaşmayı öğretir. Benciliğimizin duvarlarını yıkabilmeyi, bencilliğimizin ötesindeki “ben”i görebilmeyi sağlar.

Aşktan korkan insan, kendi cinselliğinden korkan insandır.
Platonik aşkı yücelten ama cinsellik içeren aşkı (hele belediyenin evlilik tapusu yoksa) aşağılayan bir toplumuz.

Platonik aşkı yüceltmemiz de cinsellikten korktuğumuz içindir. Çünkü cinselliğin ayıp, kötü, günah olduğu öğretilmiştir bize. Cinsellik içermeyen aşk olabilirmiş gibi, platonik aşka “temiz” aşk deriz. Cinselliğin aşkı kirlettiğini savunuruz. Platonik aşklar, platonik kalıyorsa, ya cinsellik yaşamaya olanak bulamadığı içindir ya da tek taraflı olduğu içindir.

Oysa platonik aşk yaşayan kişi, aşık olduğu kişiyle yaşayacağı cinselliğin hayaliyle yanıp tutuşur. Bu yüzden de doğası haz olan aşk ona dayanılmaz acılar çektirir.

Aşk acısı denilen şey, cinselliğin aşık olunan kişiyle bir nedenden dolayı yaşanamamasından kaynaklanır.

Ya aşık olduğunuz kişinin tabuları aşkına ağır basıyordur ya bize artık aşık değildir ya da biz aşkı “temiz” tutmak istiyoruzdur. Toplumsal onay uğruna kendi doğasından vazgeçen tek varlık insan. Bunun da bedelini ağır vaka bir yalnızlıkla ödüyor.

Her canlının doğasında var olan cinsellik bir tabu haline getirildiği, cinselliğin “yasal” koşullarla belirlendiği, cinselliğin özgür insanın kendi seçimi olduğu gerçeği göz ardı edildiği sürece, kendi yarattığımız hapishanenin tutsakları olmaktan kurtulamayız.

Cinselliğin ayıp, günah, kötü olduğu bir dünyada cinsellik meta haline gelir. Cinselliğin ticareti yapılır, kadınlar, erkekler ve çocuklar pazarlanır.
İş adamları için Uzakdoğu’ya seks gezileri düzenleyen “turizm” firmaları, pornografi dergileri ve filmleri iyi “iş” yapar. Evlilik, aşkın değil, bedava seksin yapıldığı bir çıkar ortaklığına dönüşür.

Kaynak: Yaşam Cesurları Sever / Nil Gün

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/cinsel-askin-dogasi/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/cinsel-askin-dogasi/" data-text="Cinsel Aşkın Doğası" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/cinsel-askin-dogasi/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3760 size-thumbnail" src="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2018/02/JW0rM3p-150x150.jpeg" alt="" width="150" height="150" />1952 yılında doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okudu.<br /> 1972 yılında gittiği Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde on dört yıl sürekli, on iki yıl da aralıklarla yaşadı. Kaliforniya’da alternatif sağlık, alternatif eğitim, insan potansiyeli ve hümanistik psikoloji alanlarında eğitim gördü.<br /> Zihin Bilimi, Hipnoterapi, Reiki, Rebirthing, NLP ve kinesiyoloji eğitimleri aldı. California Jaycee’s organizasyonunda uzun yıllar bireysel gelişim alanında hizmet verdi. Sorunlu çocukların gittiği okullarda gönüllü çalıştı.<br /> International Council for Self-Esteem Türkiye temsilcisidir.<br /> Türkiye’de ilk kez 1993 yılında hipnoterapi yöntemiyle ağrısız ve ilaçsız, suda doğum yaptırdı.<br /> Basın dünyasında birçok dergide ve Güneş gazetesinde araştırmacı gazeteci ve köşe yazarı olarak çalıştı. Dört yıl Bilar ve Bilsak’ta haftalık konferanslar verdi. Değişik radyolarda (Enerji FM, Show Radyo, Best FM ve Radyo TRT1) Kuraldışı ve Ötesi adlı psikoloji ve bireysel gelişim eksenli programlar hazırlayıp sundu. TGRT’de hafta içi her gün, Nil Gün ile Yeni Bir Gün adıyla bir sohbet programı yaptı. Radikal gazetesinde psikoloji ağırlıklı dizi yazıları yayımlandı.<br /> Cine-5 kanalında Çekim Yasası programını hazırlayıp sundu. (2007)<br /> Amerika’da 1981, Türkiye’de 1989 yılından beri, bireysel ve kurumsal workshop çalışmaları yapıyor.<br /> Bireysel gelişim kavramının Türkiye’ye girmesinde ve birçok yayınevine yaptığı danışmanlıkla bu alandaki yayınların tanınmasında öncü oldu. Ayrıca uzun yıllardır ideali olan, okullara Özsaygı (Self-Esteem) derslerinin girmesi için ilk adımı attı ve özel bir okulda Özsaygı dersleri vermeye başladı.<br /> Çok sayıda kitabı, çevirisi; hipnomeditasyon, zihin programlaması, motivasyon ve çocuk eğitimi CD’si vardır. Ayrıca Bütünsel Kinesiyoloji alanında yaptığı çalışmaları içeren, Bedenin Bilgeliği adında kapsamlı bir DVD çıkarttı.<br /> Öncelikli hedefi, Bütünsel Kinesiyoloji (PiKi) eğitmenleri ve danışmanlar yetiştirerek eğitim, sağlık ve iş hayatı alanlarında topluma yararlı olmaktır.</p> <span class="et_social_bottom_trigger"></span>
Share This