Kimleri çektiğimizi sanıyoruz; aslında bizi çeken ne?

 

“Bir göz aşinalığı var aramızda,

Sanki; seninle kırk yıllık dost gibiyiz ikimiz…”

 

diye başlar Zeki Müren’in bir şarkısı.

 

Sanki…

 

Ne tuhaf bir kelime.

 

Ne “biliyorum”dur ne de “bilmiyorum”.

 

Birini ilk kez görürsün.

 

Daha önce hiç karşılaşmamışsındır.

 

Hikâyesini bilmiyorsundur.

 

Ama içinden bir yer:

 

“Sanki seni tanıyorum.”

 

der.

 

Sanki daha önce gördüm.

 

Sanki seni bir yerlerden biliyorum.

 

Sanki aramızda, benim hatırlamadığım bir geçmiş var.

 

Oysa yok.

 

En azından bilinçli zihnimin bildiği kadarıyla yok.

 

Sonra bir de “rağmen” çıkar karşımıza.

 

Aklımız bütün gerekçeleri sıralar:

 

“Olmaz.”

 

“Bana göre değil.”

 

“Bu insanla benim ne işim var?”

 

“Hayatlarımız birbirine hiç uymuyor.”

 

“Bunda aradığım hiçbir şey yok.”

 

Ama rağmen…

 

Çekiliriz.

 

İşte belki de asıl merak burada başlar.

 

Kimi çektiğimizi sanıyoruz?

 

Yoksa bizi çeken gerçekten o kişi mi?

 

Ya da onun bizde uyandırdığı bir şey mi?

 

Bilinçli zihnimiz bir sebep bulamıyorsa, gerçekten sebep yok mudur?

 

Belki de vardır.

 

Sadece bizim bildiğimiz yerde değildir.

 

Belki bilinçdışının dehlizlerindedir.

 

 

Bilindiklik

 

İnsanın tanıdığı şeye çekildiğini düşünürüz.

 

Tanıdık olan güvenlidir.

 

Bir ses…

 

Bir bakış…

 

Bir suskunluk…

 

Bir mesafe…

 

Bir terk ediliş…

 

Bir ulaşılmazlık…

 

Hatta bazen huzur bile.

 

Çünkü bilindiklik yalnızca daha önce gördüğümüz insanlardan oluşmaz.

 

Daha önce hissettiğimiz duygular da tanıdık olabilir.

 

Bu yüzden bazen bize iyi gelmeyen ilişkilere bile çekilebiliriz.

 

İyi oldukları için değil.

 

Tanıdık oldukları için.

 

İnsan, bildiği duyguların etrafında görünmez yörüngeler oluşturabilir.

 

İsimler değişir.

 

Yüzler değişir.

 

Hikâyeler değişir.

 

Ama his aynı kalır.

 

Sonra sorarız:

 

“Ben neden hep böyle insanları buluyorum?”

 

Belki de mesele onları bulmamız değildir.

 

Belki aynı yörünge bizi tekrar tekrar kendine çekiyordur.

 

 

Ya bilindik değilse?

 

Peki ya bize hiç tanıdık gelmeyen birine çekiliyorsak?

 

Ailemizde hiç görmediğimiz bir yaşam biçimine sahip…

 

Bize hiç benzemeyen…

 

Hatta bizim için “asla” dediğimiz özellikleri taşıyan birine…

 

Ve yine de karşılaştığımızda açıklayamadığımız bir yakınlık hissediyorsak?

 

O zaman ne olacak?

 

Belki insan yalnızca bilindik olana çekilmiyordur.

 

Belki bilinmeyene de çekilebilir.

 

Ama burada tuhaf bir soru ortaya çıkıyor:

 

Hiç bilmediğimiz bir şey bize nasıl bu kadar tanıdık gelebilir?

 

Belki de “bilinmeyen” gerçekten bilinmeyen değildir.

 

Belki onu biz bilmiyoruzdur.

 

 

Ya onu tanıyan biz değilsek?

 

Diyelim ki bizden önce yaşamış birinin hayatında önemli biri vardı.

 

Biz o kişiyi hiç görmedik.

 

Adını bile bilmiyoruz.

 

Ama atamız onu tanıyordu.

 

Sevmiş olabilir.

 

Özlemiş olabilir.

 

Terk etmiş olabilir.

 

Terk edilmiş olabilir.

 

Ona haksızlık etmiş olabilir.

 

Ondan haksızlık görmüş olabilir.

 

Bir söz verip tutmamış olabilir.

 

Bir borç bırakmış olabilir.

 

Bir hayatı değiştirmiş olabilir.

 

Bir hikâyeyi yarım bırakmış olabilir.

 

Ve biz bütün bunlardan habersiz olabiliriz.

 

Peki ya…

 

Biz onun gözleriyle bakıyorsak?

 

Bu, bilimsel olarak kanıtlanmış bir mekanizma değil.

 

Ama bilimsel bir gerçekmiş gibi sunmadan, bir ihtimal üzerinden düşünmek mümkün:

 

Ya bilinçdışımız, yalnızca kendi yaşadıklarımızdan değil, aile içinde öğrenilmiş bazı ilişki ve duygu örüntülerinden de etkileniyorsa?

 

O zaman bizi çeken kişi, yalnızca bizim hikâyemizin bir karakteri olmayabilir.

 

Belki de bizi çeken şey, bizden önce yaşanmış bir ilişkinin yankısıdır.

 

 

Sadece yok sayılanlar mı?

 

Aile dizimi ve sistemik yaklaşımlarda sıkça “görülmeyen”, “dışlanan”, “unutulan” kişilerin sistem üzerindeki etkilerinden söz edilir.

 

Ama meseleyi bununla sınırlamak fazla kolay olabilir.

 

Bizi kendine çeken kişinin illa sistemde yok sayılmış biri olması gerekmiyor.

 

Belki bizi çeken:

 

Atamızın haksızlık ettiği biridir.

 

Belki onun terk ettiği biridir.

 

Belki sevdiği ama kavuşamadığı biridir.

 

Belki hayatında derin bir iz bırakan biridir.

 

Belki de yalnızca onun hayatında önemli bir yere sahip olan biridir.

 

Yani soru yalnızca:

 

“Kim dışlandı?”

 

değil.

 

Daha büyük bir soru var:

 

Kim, kimin hayatında ne yaptı?

 

Kim kimi sevdi?

 

Kim kimi terk etti?

 

Kim kime haksızlık etti?

 

Kim kimin hakkını yedi?

 

Kim kime borçlu kaldı?

 

Kim kimi bekledi?

 

Kim kimi unutamadı?

 

Ve bütün bunlardan geriye ne kaldı?

 

 

Atalarımızın başına ne gelmiş olursa olsun…

 

Atalarımızın başına çok şey gelmiş olabilir.

 

Savaşlar…

 

Göçler…

 

Kayıplar…

 

Ayrılıklar…

 

Yoksulluk…

 

Büyük aşklar…

 

Büyük ihanetler…

 

Kavuşamamalar…

 

Ama yalnızca onların başına gelenler değil.

 

Onların başkalarının başına getirdikleri de var.

 

Çünkü aile hikâyelerinde yalnızca mağdurlar yoktur.

 

Failler de vardır.

 

Bir atamız haksızlığa uğramış olabilir.

 

Ama bir başkasına haksızlık etmiş de olabilir.

 

Birini terk etmiş olabilir.

 

Birini dışlamış olabilir.

 

Birinin hayatında kapanmayan bir yara bırakmış olabilir.

 

Bütün bunları bilmiyor olabiliriz.

 

Hatta hiç duymamış olabiliriz.

 

Ama bir sistemik bakış açısıyla sorabiliriz:

 

Geçmişte kim nerede duruyordu?

 

 

Görmek, onaylamak değildir

 

Burada çok önemli bir ayrım var.

 

Atalarımızın yaptıklarını onaylamak zorunda değiliz.

 

Bir suçu suç olmaktan çıkaramayız.

 

Bir zulmü haklılaştıramayız.

 

Bir haksızlığı romantikleştiremeyiz.

 

Ama:

 

“Sen bunu yaptın. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama sen yine de benim atamsın.”

 

diyebiliriz.

 

Çünkü görmek başka, onaylamak başka şeydir.

 

Belki de geçmişten özgürleşmenin yolu onu silmek değil,

 

yerine koymaktır.

 

Atayı ata…

 

Mağduru mağdur…

 

Faili fail…

 

Ve kendimizi kendimiz olarak.

 

 

Peki biz neden kendimize vazife çıkarıyoruz?

 

Belki asıl mesele burada.

 

Geçmişte bir şey oldu.

 

Bir haksızlık yapıldı.

 

Bir kayıp yaşandı.

 

Bir ilişki yarım kaldı.

 

Birinin hakkı yenildi.

 

Ve biz yıllar sonra doğduk.

 

Ama farkında olmadan o olaydan kendimize bir vazife çıkarıyoruz.

 

“Ben bunu tamamlamalıyım.”

 

“Ben bunun bedelini ödemeliyim.”

 

“Ben onun yaşayamadığını yaşamalıyım.”

 

“Ben onun yarım bıraktığını tamamlamalıyım.”

 

“Ben onun yaptığını düzeltmeliyim.”

 

“Ben ailemin kaderini değiştirmeliyim.”

 

Belki de burada çok önemli bir yanılgı var:

 

Olan bir şey, bizim görevimiz olmak zorunda değil.

 

Başkasının acısını görmek başka.

 

Onu kendi hayatımızın görevi hâline getirmek başka.

 

Başkasının hikâyesini anlamak başka.

 

Onu yaşamaya devam etmek başka.

 

 

Aradan çekilmek

 

Belki de özgürleşmek tam burada başlıyor.

 

Geçmişte kim nerede duruyorsa, onu oraya koyabilmek.

 

Atayı ata…

 

Mağduru mağdur…

 

Faili fail…

 

Ve kendimizi kendimiz olarak.

 

Sonra:

 

“Seni görüyorum.

 

Yaşadığını da, yaptığını da inkâr etmiyorum.

 

Ama senin hikâyenden kendime bir vazife çıkarmıyorum.

 

Senin yarım bıraktığını tamamlamak için yaşamayacağım.

 

Senin borcunu ödemeyeceğim.

 

Senin yaşayamadığını yaşamayacağım.

 

Senin yaptığını düzeltmek için kendimi feda etmeyeceğim.

 

Sana ait olanı sana bırakıyorum.

 

Bana ait olanı ben alıyorum.”

 

Ve sonra…

 

Aradan çekilmek.

 

Belki de yapılabilecek en zor şeylerden biri budur.

 

Çünkü insan bazen kendisini önemli hissettiren bir görevi bırakmak istemez.

 

Oysa belki de bize düşen görev, başkasının hikâyesini tamamlamak değil;

 

kendi hikâyemizi yaşamaktır.

 

 

Tamamlamak mı, tekrarlamak mı?

 

Bizi çeken şey gerçekten tamamlanmamış bir hikâyeyi tamamlamak mı istiyor?

 

Belki.

 

Ama her tekrar tamamlanma değildir.

 

Bazen yalnızca aynı örüntüyü yeniden üretiriz.

 

Aynı tür insanlara çekiliriz.

 

Aynı uzaklığı yaşarız.

 

Aynı terk edilme korkusunu taşırız.

 

Aynı ilişkiyi farklı isimlerle tekrar ederiz.

 

Sonra buna:

 

“Benim kaderim bu.”

 

deriz.

 

Belki kader değildir.

 

Yörüngedir.

 

Bir çekim merkezi vardır.

 

Biz de onun çevresinde dönüp dururuz.

 

Ve belki dönüşüm, önce o yörüngeyi fark etmekle başlar.

 

 

Kimlerden kaçarız?

 

Bizi çeken kadar, bizden uzaklaştıran insanların da bir hikâyesi olabilir.

 

Neden bazı insanlardan daha hiçbir şey yaşamadan kaçarız?

 

Neden bazıları bize huzur verirken bazıları içimizde açıklayamadığımız bir alarm yaratır?

 

Belki bazı insanlar eski yörüngemizi güçlendirir.

 

Bazıları ise bizi o yörüngeden çıkmaya zorlar.

 

Ve insan bazen acıdan değil,

 

değişimden kaçar.

 

Çünkü bildiği acı, bilmediği özgürlükten daha güvenli gelebilir.

 

 

Kimlerle yol yürürüz?

 

Birine âşık olmak başka.

 

Onunla yol yürümek başka.

 

Çekim başka.

 

Uyum başka.

 

Tutku başka.

 

Yön birliği başka.

 

Bir insan bizi kendine çekebilir.

 

Ama bizimle aynı yöne yürümeyebilir.

 

Bizi eski yörüngemizden çıkarabilir.

 

Ama bizimle yeni bir yörünge kuramayabilir.

 

Bu yüzden her âşık olduğumuz insanla yol yürümeyiz.

 

Çekim bir başlangıçtır.

 

Yön ise seçimdir.

 

 

Bilinçli zihin kimi seçiyor?

 

Belki de burada iki farklı seçim vardır.

 

Bilinçli zihnimiz sorar:

 

“Bu insan bana uygun mu?”

 

Değerlerimiz uyuşuyor mu?

 

Güvenebilir miyim?

 

Hayat beklentilerimiz örtüşüyor mu?

 

Birlikte yaşayabilir miyiz?

 

Ama bilinçdışı belki başka bir soru sorar:

 

“Bunda tanıdığım bir şey var mı?”

 

Hatta daha derinde:

 

“Bunda tamamlanmamış bir şey var mı?”

 

Ve bazen bu iki cevap çatışır.

 

Zihnimiz:

 

“Bu insan bana uygun değil.”

 

der.

 

Ama içimiz:

 

“Bilmiyorum ama ona çekiliyorum.”

 

der.

 

İşte rağmen burada devreye girer.

 

Aklıma rağmen.

 

Geçmişime rağmen.

 

Bildiğim her şeye rağmen.

 

Çekiliyorum.

 

 

Sanki, rağmen, belki de…

 

“Sanki” kesinlik değildir.

 

“Rağmen” çatışmadır.

 

“Belki de” ihtimaldir.

 

“Sebepli-sebepsiz” ise sorudur.

 

Belki bu yalnızca bir yüz benzerliğidir.

 

Belki bir ses tonu.

 

Belki çocukluğumuzdan kalan bir çağrışım.

 

Belki bağlanma biçimimiz.

 

Belki yaşadığımız ilişkilerin izleri.

 

Belki aileden öğrendiğimiz bir örüntü.

 

Ve belki de — yalnızca bir ihtimal olarak —

 

bizden önce yaşanmış bir hikâyenin yankısı.

 

Bilmiyoruz.

 

Ve belki de bilmediğimiz yerde kesin konuşmamak gerekiyor.

 

Çünkü “belki”, bir iddia değil; araştırmaya açık bir kapıdır.

 

 

Peki “soylu” olmak?

 

Burada “soylu” kelimesi ilginç bir metafora dönüşüyor.

 

Kimyada soygazlar, elektron dizilimleri daha kararlı olan elementlerdir.

 

Helyumun ilk elektron kabuğu iki elektronla tamamlanmıştır.

 

Hidrojeninse bir elektronu vardır.

 

Bunu insana birebir uygulamak elbette bilimsel bir açıklama değildir.

 

Ama metafor olarak düşündüğümüzde ilginç bir soru çıkar:

 

İnsan da kendisinde eksik olduğunu düşündüğü şeyi dışarıda mı arar?

 

Bir insan…

 

Bir ilişki…

 

Bir aitlik…

 

Bir kabul…

 

Bir tamamlanma…

 

“Beni tamamlıyor.” deriz.

 

Ama ya tamamlamaya çalıştığımız şey bize ait değilse?

 

Ya başkasının hikâyesinin eksik parçasını kendi hayatımızda tamamlamaya çalışıyorsak?

 

Belki dönüşüm, bizi tamamlayacak “eksik elektronu” sonsuza kadar dışarıda aramak değildir.

 

Önce şunu sormaktır:

 

“Bu eksiklik gerçekten benim mi?”

 

Atamın yarım bıraktığını tamamlamak zorunda değilim.

 

Onun borcunu ödemek zorunda değilim.

 

Onun yaşayamadığını yaşamak zorunda değilim.

 

Onun yaptığını düzeltmek zorunda değilim.

 

Onun hikâyesinden kendime vazife çıkarmak zorunda değilim.

 

Görmek başka. Üstlenmek başka.

 

Belki de insanın kendi bütünlüğüne yaklaşması, başkasının eksik parçası olmaktan vazgeçmesiyle başlar.

 

Ve sonra:

 

Aradan çekilir.

 

Kendi hayatına döner.

 

Kendi yörüngesini kurar.

 

 

Belki de çekim sebepsiz değildir

 

Bilinçli zihnimiz bir sebep bulamıyorsa…

 

Sebep gerçekten yok mudur?

 

Yoksa biz yalnızca sebebin bulunduğu yere henüz ulaşamıyor muyuz?

 

Belki çekim yalnızca güzellik değildir.

 

Yalnızca zekâ değildir.

 

Yalnızca ses değildir.

 

Yalnızca bakış değildir.

 

Bir kısmı bizim hikâyemizdir.

 

Bir kısmı çocukluğumuzdur.

 

Bir kısmı öğrendiklerimizdir.

 

Bir kısmı korkularımızdır.

 

Bir kısmı arzularımızdır.

 

Ve belki bazı durumlarda ailemizin bize aktardığı ilişki örüntülerinin görünmeyen etkileridir.

 

Daha fazlasını söylemek için bilimsel kanıtımız yok.

 

Ama bir soru sormak için yeterince nedenimiz var:

 

Ya bizi çeken şey, yalnızca bizim hikâyemizde başlamadıysa?

 

 

SANKİ…

 

Belki de bazı insanlara baktığımızda bu yüzden:

 

“Sanki…”

 

deriz.

 

Sanki seni tanıyorum.

 

Sanki seni daha önce gördüm.

 

Sanki aramızda görünmeyen bir bağ var.

 

Belki gerçekten vardır.

 

Belki de hiç yoktur.

 

Belki yalnızca zihnimizin yaptığı bir çağrışımdır.

 

Belki bir benzerliktir.

 

Belki bilindikliktir.

 

Belki eski bir duygunun yeni yüzüdür.

 

Belki de bizden önce yaşanmış bir hikâyenin yankısıdır.

 

Bilmiyoruz.

 

Ama belki de artık her güçlü çekimi “kader” diye adlandırmak zorunda değiliz.

 

Her tanıdıklığı aşk sanmak zorunda değiliz.

 

Her tekrarı tamamlanma zannetmek zorunda değiliz.

 

Önce durabiliriz.

 

Bakabiliriz.

 

Sorabiliriz:

 

Kimi çektiğimi sanıyorum?

 

Aslında beni çeken ne?

 

Bu duygu gerçekten bana mı ait?

 

Ben bunu seçiyor muyum?

 

Yoksa tanıdık bir yörüngede mi dönüyorum?

 

Ve belki en önemli soru:

 

Bu hikâyeyi sürdürmek zorunda mıyım?

 

Çünkü geçmişimizi seçemeyiz.

 

Ama geçmişten kendimize çıkardığımız vazifeyi bırakabiliriz.

 

Bazen yapabileceğimiz en büyük şey, hiçbir şeyi tamamlamaya çalışmadan:

 

görmek, yerine koymak ve aradan çekilmektir.

 

Atayı ata.

 

Mağduru mağdur.

 

Faili fail.

 

Ve kendimizi kendimiz olarak.

 

Sonra kendi yörüngemize dönmek.

 

Belki de özgürlük tam burada başlar:

 

Beni çeken her şey benim olmak zorunda değil.

 

Ve ben her çekildiğim yere gitmek zorunda değilim.

 

Sanki.

 

Rağmen.

 

Belki de.

 

Sebepli-sebepsiz..?

 

Aşkla, Anlayışla olun,

 

DeğerSezaiŞahinbey

sahinbeysezai@gmail.com

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/sanki-ragmen-belki-de-sebepli-sebepsiz/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/sanki-ragmen-belki-de-sebepli-sebepsiz/" data-text="Sanki, Rağmen, Belkl de, Sebepli-Sebepsiz..?..!" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/sanki-ragmen-belki-de-sebepli-sebepsiz/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>ODTÜ Makina Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra; Fen Bilimleri ve Eğitim Bilimleri’nde master, Biyomedikal Enstitüsü’nde doktora çalışması yaptı. Anadolu Üniversite’sinde öğretim görevlisi, MMO’da MIEM eğitmeni olarak çalıştı. Çeşitli üniversitelerde seçmeli dersler verdi, Eğitici Eğitmenliği yaptı. Atakule, TEI, NATO ENF ve BTC gibi yurtiçi, yurtdışı prestij projelerin yapımı ve işletmeye alınmasında sorumluluk üstlendi. Eğitim birimlerinin, Yetkinlik Yönetim ve Değerlendirme sistemlerinin kurulmasında görev aldı. STK, oda ve derneklerde yöneticilik, komisyon başkanlığı yaptı. Mesleki ve sosyal sorumluluk projelerinde görev üstlendi. Genç yaşından beri spor, müzik, kültür, sanat, özellikle şiirle iç içe oldu. Emekli olduktan sonra ötelediği hobilerine yoğunlaşırken; Yoga, İnziva, Çekim Yasası, Aile Dizimi, Aktif Meditasyon ve Dinamik Nefes, Access Bars, NLP, Reiki, EFT, Theta Healing, Geştalt, Hipnoterapi ve Davranışsal Terapi ile tanıştı. 2010 yılında Kuraldışı Akademi ile yolu kesişti.Burada verilen eğitimlerin tamamını aldı. PiKi Zihinsel Denge Eğitmeni ve Danışmanı oldu. Yaşamını insanların bedensel, zihinsel, duygusal, ruhsal gelişimi ve mutluluğuna adadı. Kuraldışı Eğitim Vakfı gönüllüsü olup, Ankara’da Parabol Akademi’de Yaşam Koçu, PiKi Zihinsel Denge Eğitmeni ve Danışmanı olarak; danışanlarının içindeki en iyiyi ortaya çıkarmak için katalizör oluyor. “Sen neye hazırsan, o da senin için hazırdır” yaşam mottosudur</p> <span class="et_social_bottom_trigger"></span>
Share This