Belki de hayatındaki en büyük kayıp, sevdiğin birini kaybettiğin gün değil; kendini kaybettiğini fark etmeden yaşamaya devam ettiğin gündü.

Bir insan kendi hayatında nasıl kaybolur?

Büyük bir kararla değil çoğu zaman.

Küçük bir susuşla başlar. Söylemek istediğini söylemezsin. İstemediğin bir şeye “tamam” dersin. Birinin davranışını anlamaya çalışırken kendi hissettiğini unutursun. Değişmesini beklediğin birinin etrafında hayatını yeniden düzenlersin.

Hayat devam eder.

Sen de devam edersin.

Fakat bir süre sonra hayatının içinde olduğunu, kendi hayatına ise giderek daha az dokunduğunu fark edersin.

Kararlar alınmış, roller dağıtılmış, sorumluluklar çoğalmış; sen de üzerine düşeni yapmışsındır.

Ama kendine ait olan yeri ne zaman bıraktığını hatırlamazsın.

Belki tam da burada şu soruyla karşılaşmak gerekir:

Kendi hayatının neresinde kayboldun?

 

DÜŞÜNMEYİ BIRAKTIĞIMIZDA

Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki davasını anlatırken yalnızca bir savaş suçlusunun portresini çizmez. İnsan zihninin ve vicdanının sorumluluktan nasıl uzaklaşabildiğini anlamaya çalışır.

Eichmann kendisini büyük bir kötülüğün faili olarak görmüyordu. Kendini emirleri uygulayan, kendisine verilen görevi yerine getiren, işini yapan biri olarak anlatıyordu.

“Ben sadece işimi yaptım.”

Arendt’in dikkat çektiği noktalardan biri burada ortaya çıkar: İnsan yaptığı şey üzerine düşünmeyi bıraktığında, kendi yargısını askıya aldığında, yaptığı şeyin sorumluluğunu kendisinden daha büyük bir yapıya devredebilir.

Burada önemli bir ayrım var.

Gündelik hayatımızdaki davranışları Eichmann’ın işlediği suçlarla elbette aynı kefeye koyamayız. Mesele böyle bir ahlaki eşitlik kurmak değil.

Mesele, Arendt’in düşüncesindeki daha temel soruyu kendi hayatımıza taşıyabilmek:

Yaptıklarımız üzerine gerçekten düşünüyor muyuz?

Yoksa hayatımızdaki kararları alışkanlıklara, rollere, başkalarının beklentilerine ve koşullara mı bırakıyoruz?

“Böyle olması gerekiyordu.”

“Benim yapabileceğim bir şey yok.”

“Düzen böyle.”

“Ne yapabilirdim ki?”

“Ben sadece üzerime düşeni yaptım.”

Bu cümlelerin bazıları gerçek bir çaresizliği anlatır.

Çünkü insan her koşulda özgür değildir.

Hayatımızda bizim etki alanımızın dışında kalan şeyler vardır. Bir kaybı, bir ayrılığı, başka bir insanın davranışını, uğradığımız bir haksızlığı ya da içinde bulunduğumuz koşulları her zaman biz seçmeyiz.

Hayatın bize ne getireceği konusunda her zaman söz sahibi değiliz.

Fakat hikâye burada bitmez.

 

BAŞIMIZA GELENLE NE YAPIYORUZ?

Başımıza gelen her şeyi seçemeyiz.

Ama onunla ne yapacağımız konusunda çoğu zaman bir alanımız vardır.

Ne düşündüğümüz…

Ne hissettiğimiz…

Yaşadığımız şeyi kendimize nasıl anlattığımız…

O olaydan sonra kendimizi nasıl konumlandırdığımız…

Ve bundan sonra ne yaptığımız…

Bütün bunlar hayatımızın yönünü etkiler.

Bu, “Her şey senin elinde” demek değildir.

Bazen seçeneklerimiz gerçekten çok azdır. Korku, ekonomik bağımlılık, fiziksel tehdit, güç eşitsizliği ya da başka koşullar insanın hareket alanını daraltabilir. Kimi zaman elimizden gelen tek şey, o günü atlatacak kadar güçlü kalabilmektir.

Bunları yok sayarak insana sürekli “Seçimini yap” demek, sorumluluk vermek değil; yaşadığı gerçeği görmemektir.

Fakat bunun karşısında başka bir tehlike daha vardır: Başımıza gelen her şeyi hayatımızın açıklaması hâline getirmek.

Bir süre sonra insan yalnızca yaşadıklarını anlatmaya başlayabilir.

“Bana bunu yaptı.”

“Benim başıma bunlar geldi.”

“Zaten hayatım hiç yolunda gitmedi.”

Bunların hepsi doğru olabilir.

Ama bir noktada başka bir soru daha gerekir:

“Bütün bunlardan sonra ben ne yapıyorum?”

Çünkü sorumluluk, başımıza gelen her şeyin suçunu üstlenmek değildir.

Sorumluluk, başımıza gelen şeyle kurduğumuz ilişkide kendi yerimizi görebilmektir.

Konuşmaktır.

Sınır koymaktır.

Yardım istemektir.

İlişkiye onarım için bir şans vermektir.

Gerektiğinde artık değişmeyecek bir yerden uzaklaşmaktır.

Dışarıdaki hiçbir şeyi hemen değiştiremiyorsak bile, yaşadığımız şeyin içimizde nasıl bir hikâyeye dönüşeceğine yeniden bakmaktır.

Hayatımıza ne olduğunu her zaman seçemeyebiliriz. Ama onunla ne yapacağımız, onu nasıl anlamlandıracağımız ve bundan sonra kendimiz için ne yapacağımız, hayatımızın yönünü değiştirebilir.

İşte sorumluluk ile suçluluk arasındaki fark burada başlar.

Suçluluk geçmişe dönüp kendimizi cezalandırır.

Sorumluluk ise bugüne bakar:

“Şimdi burada benim yapabileceğim ne var?”

 

VİCDANIN TOZLU ÇEKMECELERİ

İnsanın kendi hayatında kaybolduğu yerlerden biri, sorumluluğu ertelediği anlardır.

Söylemediğimiz sözler vardır.

Koymadığımız sınırlar.

Kabul ettiğimiz hâlde içten içe itiraz ettiğimiz şeyler.

Özür beklediğimiz hâlde hiçbir şey söylemeden uzaklaştığımız ilişkiler.

Ya da bizi tekrar tekrar yaralayan bir davranışı “belki bu kez değişir” diyerek sürdürdüğümüz ilişkiler.

Sınır koymayı çoğu zaman herkese duvar örmek sanıyoruz.

Oysa sınır başka bir şeydir.

Biri bizi incittiğinde ilk adım her zaman gitmek değildir.

“Bu davranış beni incitti.”

“Bunu kabul etmiyorum.”

“Bunun farkına varmanı ve sorumluluk almanı istiyorum.”

“Böyle devam ederse ben burada kalamam.”

demek de bir sınırdır.

Çünkü bir ilişkide onarım için alan bırakmak mümkündür.

İnsanlar hata yapabilir.

Fark edebilir, özür dileyebilir, telafi edebilir ve davranışını değiştirebilir.

Değişmediğinde ise uzaklaşmak bir başarısızlık değil, kendini korumanın bir yolu olabilir.

Fakat bir kişiden uzaklaşmakla hayattan uzaklaşmak aynı şey değildir.

Bir ilişkide incinmiş olmak, bütün insanlara güvenmemeyi gerektirmez.

Birinin sana iyi davranmaması, senin sevgiye layık olmadığın anlamına gelmez.

Bir ilişkinin bitmesi, ilişkilerden vazgeçmen gerektiği anlamına gelmez.

Sınır, hayatla arana duvar örmek değil; hayatın içinde kendine ait yeri korumaktır.

Belki de yıllardır açmadığımız bazı çekmeceler vardır içimizde.

Kızgınlıklar.

Utançlar.

Pişmanlıklar.

“Ben zaten böyleyim” diyerek üzerini örttüğümüz kararlar.

Ve kendimize sormayı ertelediğimiz sorular.

Vicdanın tozlu çekmeceleri tam da burada açılır.

 

İNSAN KENDİ HAYATINDA NASIL KAYBOLUR?

İnsan bir ilişkide kaybolabilir.

Ailesinin beklentileri içinde, çocuklarının ihtiyaçlarının arasında, işinin ve sorumluluklarının altında kendisinden uzaklaşabilir.

Geçmişte yaşadığı bir şeyin bugünkü hayatını belirlemesine izin verebilir

“Ben böyle olmak zorundayım.”

“Benden beklenen bu.”

“Şimdi sırası değil.”

“Çocuklar büyüsün.”

“İşler biraz düzelsin.”

“Bir gün her şey değişecek.”

Ve hayat, hep o “bir gün”ün etrafında geçer.

İnsan kendi hayatını ertelemeye alıştığında, bir süre sonra ertelediği şeyin ne olduğunu bile unutabilir: kendi isteğini, kendi sesini, kendi sınırını, kendi kararını.

Sonra bir gün kendine yabancılaşmış hâlde bulur kendini.

Hayatında birçok şey vardır ama kendisi yoktur.

Çünkü insan yalnızca başkalarının yaptıklarıyla kaybolmaz.

Kendi hayatından yavaş yavaş çekilerek de kaybolur.

 

UYANMAK

Kendi hayatımıza bakmak kolay değildir.

Çünkü orada yalnızca bize yapılanları değil, bizim yaptıklarımızı da görürüz.

Nerede sustuğumuzu…

Kendimizi ifade etmediğimizi…

Sınırımızı koymadığımızı…

Karşı tarafın değişmesini beklerken hayatımızı askıya aldığımızı…

Haklılığımıza tutunurken kendi payımızı görmediğimizi…

Bunları görmek rahatsız edici olabilir.

Çünkü hayat yalnızca haklıların ve haksızların olduğu bir yer değildir.

İnsan hem incinen hem inciten; kimi ilişkilerde sınırını koruyan, kimi ilişkilerde başkasının sınırını aşan; bir yerde cesaret eden, başka bir yerde korkan taraftır.

Bazen yaralanır, bazen yaralarız.

Bize yapılanı görürken kendimizin ne yaptığını göremeyebiliriz.

Ya da kendi hatamıza öylesine takılabiliriz ki bize yapılan haksızlığı yok sayabiliriz.

Kendimize dürüst bakmak, bütün bunları aynı anda görebilmeyi gerektirir.

Bu, “Her şey benim suçum” demek değildir.

Tam tersine, suç ile sorumluluk arasındaki farkı görebilmektir.

Bize yapılanla bizim verdiğimiz karşılığı birbirine karıştırmadan görebilmektir.

Çünkü insan kendisini yalnızca mağdur olarak gördüğünde kendi etkisini; yalnızca suçlu olarak gördüğünde ise kendisine yapılanı gözden kaçırabilir.

Hayat bu kadar basit değildir.

İnsan kendisine ancak bütün hikâyeyi görmeye başladığında daha adil davranabilir.

“Benim başıma geliyor” dediğimiz yerde kendimizi yalnızca hayatın karşısında duran biri gibi görebiliriz.

“Ben burada ne yapıyorum ve şimdi ne yapabilirim?” dediğimizde ise yeniden hayatın içine gireriz.

Belki uyanmak tam olarak budur.

Bize yapılanı inkâr etmeden, bizim yaptığımızı da saklamadan bakabilmek.

Kendimizi ne yalnızca mağdur ne de her şeyin suçlusu olarak görmek.

Kendi payımızı başkasının payıyla karıştırmadan görebilmek.

 

KENDİ HAYATINA DÖNMEK

Kendi hayatına dönmek, her şeyi değiştirmek değildir.

Değiştiremeyeceğin şeyleri kabul etmekle başlayabilir.

Değiştirebileceğin şeyin kendi tutumun olduğunu fark etmekle devam edebilir.

Bir ilişkiyi onarmayı denemek, gerektiğinde yardım istemek, yıllardır ertelediğin bir kararı almak ya da artık sana iyi gelmeyen bir yerden uzaklaşmak olabilir.

Yapacağın en önemli şey, hiçbir şeyi hemen değiştirmeye çalışmadan önce ne hissettiğini gerçekten anlamak da olabilir.

Çünkü kendi hayatının öznesi olmak, her şeyi kontrol etmek demek değildir.

Hayatın bize sunduğu koşulları seçemeyebiliriz.

Başımıza gelenleri geri alamayabiliriz.

Başka insanların davranışlarını yönetemeyebiliriz.

Ama bütün bunların içinde kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yeniden kurabiliriz.

Düşünme gücümüzü geri alabiliriz.

Kendi sorgulama gücümüzü yeniden kullanabiliriz.

Kendi payımızı görebiliriz.

Ve mümkün olan yerde bir seçim yapabiliriz.

Belki Arendt’in düşüncesini kendi hayatımıza taşıdığımızda geriye kalan en önemli soru budur:

Düşünüyor muyuz?

Yaptığımız şeyin arkasında duruyor muyuz?

Yoksa hayatımızdaki kararları alışkanlıklara, rollere, başkalarının beklentilerine ve “böyle gelmiş, böyle gider” cümlesine mi bırakıyoruz?

Çünkü insan bazen hayatını değil, kendi hayatındaki yerini kaybeder.

Ve geri dönmenin ilk adımı hayatı baştan kurmak değildir.

Önce nerede çekildiğini fark etmektir.

Nerede sustuğunu.

Nerede vazgeçtiğini.

Nerede kendinden uzaklaştığını.

Nerede hâlâ başkasının değişmesini beklediğini.

Nerede “Ben ne yapabilirim ki?” diyerek kendi sesini susturduğunu.

Sonra bütün bunları görerek kendine şu soruyu sormaktır:

“Bu hayatın içinde yeniden nerede durmak istiyorum?”

Değişim de tam burada başlar.

Kendini suçlayarak değil.

Kendini kandırmadan.

Başına gelenleri inkâr etmeden.

Kendi payını başkasının payıyla karıştırmadan.

Ve en önemlisi, kendi hayatından bir kez daha çekilmeden.

 

Deniz Eylem Asal

 

 

Share This