“Anladım ki bütün bu yolculuk, kendimden kendime imiş…”
Muhyiddin İbnü’l-Arabî
Güneşin ilk ışıklarını arkasına alıp anavatanına doğru ilerlerken aklından pek çok soru geçiyordu. Kim bilir neler yaşayacaktı? Acaba isteklerine ulaşabilecek miydi?
Kurduğu hayallerde neler yoktu ki… Beyaz kıyafetleriyle meydanlarda bir Brahmin gibi konuştuğu sırada kendini saygıyla dinleyen kalabalığa bir şeyler söylüyordu. Ama bu düşlerdeki en büyük eksik, insanlara ne anlatacağı hakkında en ufak bir fikrinin olmayışıydı. Gerçeğe dönünce kızgınlıkla,
“Bir de Buddha olmaya kalktın seni şapşal!” diye söylendi. Koşar adım ilerleyen eşeğin yelesini okşayıp, “Yola çıktık ya oğlum, elbet anlatacak bir şeyler bulacağız. Neyse ki şimdilik tek dinleyicim sensin,” dediğinde kendine kahkahalarla gülüyordu.
Ne kadar yol gittiğinin farkında bile olmadan dalgın dalgın etrafı seyrederken eşek anırmaya başlayıp aniden durunca Suraj üstünden uçtu. Şaşkınlık ve acı içinde yattığı yerden kafasını kaldırınca keyifle otlayan hayvana,
“Sen dünyanın en aptal hayvanısın! Bulduğum ilk fırsatta seni satıp yerine başka bir eşek alacağım,” diye söylenip hışımla yanına geldi. Gadha ise onun bağırışlarına ve yularını çekiştirmesine aldırmadan karnını doyurmaya devam ediyordu. Suraj çaresizce bir ağaca yaslanıp eşeği seyrediyordu ki ancak kendi midesinden gelen isyan seslerini duyunca hayvanı anlayabildi. O hayaller kurarken zavallı Gadha’yı bütün gün koşturmuş ve o sonunda pes etmişti. Üzüntüyle,
“Dostum, sen bu aptal sahibinin kusuruna bakma. Madem öyle bu akşam burada kalıyoruz. Sana söz veriyorum, artık daha dikkatli olacağım ama lütfen sen de beni bir daha sırtından atma…”
Yanındaki erzaktan biraz kuru et ve bir elma çıkardığında gökyüzünde yıldızlar yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. İlk günün heyecanından yorgunluğunu bile fark etmeyen Suraj kısa bir süre sonra hayaller dünyasından, rüyalar âlemine geçti.
Onu uyandıran bir yağmur tanesi musonun başlamakta olduğunun habercisiydi. Indus topraklarına kestirmeden gidebilmek için Batı Ormanından geçmeye karar vermişti ve yol boyunca tek köye rastlamayacaktı.
Gün geçtikçe şartlar giderek zorlaştı. Üstelik Gadha yorulduğu anda yürümeyi bırakıyordu ve onunla inatlaşmanın boşuna olduğunu çoktan öğrenmişti. Yanlışlıkla ısrarcı davrandığında sonuç her seferinde daha beter oluyordu. Üstelik Bahut Door’dan ayrıldığından bu yana sadece bir ay geçmiş olmasına rağmen erzakı tükenmek üzereydi.
Zor bir yamaca tırmanırken dağlarda yankılanan gök gürültüsüyle beraber endişeyle başını yukarı çevirince yaklaşan büyük bir fırtınanın habercisi olan kapkara bulutları gördü. Bir an önce korunacak bir yer bulmak için etrafı kolaçan ederken yakın bir tepede bulunan mağaraya yönünü çevirdi ancak beklenmedik bir hızla başlayan yağmurda Gadha güçlükle ilerleyebiliyordu.
Nihayet mağaraya varabildiklerinde ikisi de iliklerine kadar ıslanmıştı. Uzun uğraşılardan sonra yanındaki çakmak taşıyla etrafta bulduğu birkaç dal parçasını tutuşturabildi. Ancak küçük ateşi kısa bir süre içinde sönünce yakabileceği kuru hiçbir şey kalmadı.
Mağaraya geleli tam iki gün geçmişti ama yağmur hızını kesmeden devam ediyordu. Yanında getirdiği erzaktan arta kalan kuru peksimetleri Gadha’yla bölüşerek biraz olsun karınlarını doyurmaya çalıştılar. En sonunda zavallı hayvanın hâline dayanamayan Suraj; koşarak dışarı çıktı ve havaya aldırmadan topladığı bir kucak dolusu, bol yapraklı dalla geri döndüğünde titriyordu. Eşek iştahla yemini yerken o, küçücük mağaranın duvarına yaslanıp ısınmak için büzüştü. Yanı başındaki sıcak nefesi hissederek irkildiğinde Gadha yere çökmüş ve sarılmasını bekleyen gözlerle ona bakıyordu.
Ertesi sabah uyandığında yağmurun sesi sonunda kesilmiş ve güneş ilk defa yüzünü göstermişti. Can dostu sayesinde sıcacık bir uyku çeken Suraj, mutlulukla onun boynuna sarılarak,
“Biliyor musun Gadha? Sen bir insanın sahip olabileceği en iyi eşeksin. Donmaktan kurtardığın için teşekkür ederim ve geçmişte söylediklerim için beni affet dostum…” Sevgiyle beyaz burnunu okşayıp sırtına bindi ve tekrar yola koyuldular.
Bir haftanın sonunda ormanı geride bırakırken ortasından küçük bir derenin geçtiği sarp kayalıklarla çevrili daracık bir vadiye geldiler. Suyun içinde ilerlemek zorunda kaldıkları sırada Gadha keskin, büyükçe bir taşa çarparak aniden tökezledi. Aceleyle üstünden inen Suraj, bacağının kanadığını görünce hemen bohçasından yırttığı kumaş parçasıyla sardı ve endişe içinde,
“Bak şimdi dostum, azıcık dinlen ama bu sefer lütfen inatlaşma. Yardım edecek birilerini bulup bacağını tedavi ettirmemiz lazım.”
Ona derdini çaresizce anlatmaya uğraşırken günler sonra ilk kez bir insan sesi duydu.
“Cevap veriyor mu bari?”
Dönüp şaşkınlıkla arkasına baktı; kendisinin neredeyse iki katı uzunluğundaki, tek kollu bir dev gülümseyerek onları izlemekteydi. Adamın ürkütücü görünüşüne rağmen dost bakışlarıyla karşılaşınca biraz olsun rahatlayıp,
“Henüz değil,” diye gülümsedi. “Benim adım Suraj. Yakınlarda bize yardım edecek birileri var mı acaba? Eşeğim yaralandı da…”
Yanlarına gelen adam,
“Ben de Jeevan,” dedi ve örtüyü açıp Gadha’nın yarasına baktı. “Kırık olduğunu sanmıyorum, sadece bir kesik ama tedavi olması gerekiyor. Yürüyebilirse şifacıya götürelim.”
“O yakında mı oturuyor?”
“Hemen vadinin çıkışında, güneş tepenin üstüne gelmeden varırız.”
Gadha bu kez topallamasına rağmen itiraz etmeden yürüdü ve kısa bir süre sonra girişindeki tabelanın üstünde Achchhaee yazan köye ulaştılar. Onları karşılayan ak sakallı, iki büklüm, sevimli bir ihtiyar;
“Hoş geldin genç adam. Buralardan uzun süredir hiç yolcu geçmedi. Seni ve eşeğini gördüğümüze pek sevindik.”
“Teşekkürler efendim. Eşeğim yaralandı ve yiyeceğim tamamen tükendi. Mümkünse bir süreliğine kalmak isterim ve elbette karşılığını ödeyeceğim.”
“Dilediğin kadar kal evlat, parayı düşünme. Belki işlerimize biraz yardım edersin.”
“Elbette efendim, elimden her iş gelir. Üstelik ben bir marangozum ve eminim işinize yarayacak pek çok şey yapabilirim,” derken bir yıl boyunca kalacağı harika bir yere rastladığından emindi.
“Jeevan eşeği şifacıya götürür. Gel, biz de senin karnını doyuralım.”
Yaşlı Dinesh’in evinde, günlerdir midesine doğru dürüst bir şey girmemiş olan Suraj sıcacık pirinç lapası ve çorbayı afiyetle yedi. Nihayet doyup etrafına bakabildiğinde köyün yıkık dökük, sekiz-on bambu kulübeden ibaret olduğunu gördü.
“Sanıyorum burada oldukça az insan yaşıyor?”
“Eskiden daha kalabalıktık ama çoğu başka yerlere gitti. Bizim köyde para geçmez, herkes elinden geleni yapar ve neyi varsa diğeriyle paylaşır. Kimin yardıma ihtiyacı varsa öteki koşar. Ama hayatımız oldukça zordur. Burada kaldığın sürece sen de göreceksin.”
“İyi de bu müthiş bir şey değil mi? Açıkçası insanların neden ayrıldığını anlayamadım?”
“Belki de anlamak zorunda değiliz… Kalanlar olarak hâlâ bildiğimiz şekilde yaşıyoruz. Ama çok az genç var ve bundan dolayı onlara çok iş düşüyor.”
Suraj oturduğu minderden hemen ayağa kalktı.
“Tamamdır o zaman, nereden başlıyoruz? Güçlü, kuvvetli bir yardımcınız var artık.”
Yaşlı adam sevinçle;
“Madem marangozsun, her yağmurda su basan kulübeleri tamir ederek başlayabilirsin.”
“Efendi Dinesh, bana kalırsa hepsini yeniden yapalım, derim. Onarmak çok daha zor olabilir…”
Suraj ve köylüler kestikleri bambuları elbirliği ile taşıyıp evleri yeniden inşa etmeye başladılar. İklim, Pyu’dan çok farklıydı ve sert geçen kış mevsimi gelmeden işlerini bitirmek istiyorlardı. Dört ayın sonunda tam soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı ki yepyeni Achchhaee karşılarındaydı.
Jeevan’ın kulübesini paylaşan Suraj yorgunluğuna rağmen mutluydu.
“Tam zamanında bitirdik ve nihayet biraz dinlenebileceğiz galiba dostum, ne dersin?”
“Aslında işimiz şimdi başlıyor. Etraftan geçen senin gibi gezginler olabiliyor ve çetin kış günlerinde yolculukları daha da zorlaşıyor. Her gün gençlerden biri, yardıma ihtiyaç duyan birileri olup olmadığını kontrol için çevreyi gezer. Hatırlıyorsan ben de seni böyle bulmuştum. Ayrıca bazen hayvanlar da aç kalabiliyor. Artan yemekleri götürüp belli yerlere bırakıyoruz.”
Suraj hayretle bir yere adının ancak bu kadar yakışabileceğini düşündü. Buddha’nın ona, yolun kendisini doğru yere götüreceğini söylediğinde, ne demek istediğini şimdi anlayabiliyordu. ‘İyilik’ kelimesinin gerçekte ne anlama geldiğini Achchhaee halkından öğrenecekti.
Devriyeye çıkan Suraj ve arkadaşları, o kış zor durumdaki bir gezgine rastlamadılar ama buldukları yaralı bir kuş ve sürüsünden ayrı düşmüş bir fil yavrusu için ellerinden geleni yaptılar.
Tek dertleri ise kümese dadanan bir kurttu. Epeyce tavuk ve kazı yemiş; yumurta bile bırakmamıştı.
Günlerden bir gün devriyelerden biri koşarak geri döndüğünde, ayağı kapana kısılmış ölmek üzere olan bir kurdun haberini getirdi. Belli ki hayvan, civarda birilerinin kurduğu tuzağa yakalanmıştı. Şifacı, yanına Jeevan ve birkaç kişiyi daha alarak yardım etmek için yola çıktığı sırada Dinesh için odun kesen Suraj,
“Efendim, iyi yürekliliğinizi anlıyorum ama kümesi talan eden, büyük olasılıkla o yaralı hayvan. Onu iyileştirirsek yine aynı şeyi yapmaz mı?” diye sordu.
“Yani sence tavukları yediği için onu ölüme mi terk edelim?”
“Benim demek istediğim, gerçekten oysa iyileşir iyileşmez devam edecek ve belki ağıldaki keçilere de saldıracak…”
“Birincisi, o olup olmadığını bilmiyoruz. Diyelim ki öyle, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Dün akşam ne yedin Suraj?”
“Tavuk efendim.”
“Peki, sabah ne yedin?”
“Biraz süt ve yumurta.”
O, bu soruların ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken
Dinesh gülümsedi.
“Onları yediğin için kimse seni öldürmeye kalkmadı.”
“Ama aynı şey değil!” diyerek itiraz etti Suraj.
“Bak evlat, aslında kurtlar zorunda kalmadıkça insanların yakınına yaklaşmaz. Sadece doğada avlanırlar ve durduk yere yiyeceklerimizi çalmazlar. Sen karnın acıktığında kümesteki tavuk ve yumurtayı yiyebiliyorsan, soğuktan yiyecek hiçbir şey bulamamış aç bir hayvanın onları yemesinde ne sakınca var?”
Bu lafın üzerine Suraj üzüntüyle gözlerini yere indirdi ve Dinesh’in sonuna kadar haklı olduğunu düşünerek,
“O zaman ben de yanlarına gidiyorum. Belki bir yardımım dokunur,” dedi ve hemen Gadha’yla yola çıktılar. Tamamen iyileşen eşek rüzgâr gibi koşarken kısa bir süre sonra onlara ulaşmışlardı bile…
Gözlerini açmakta zorlanan kurdun inleme sesleriyle
Suraj’ın yüreği parçalandı. Yanındakiler ayağını kapandan kurtarmıştı ama şifacının orda yapabileceği hiçbir şey yoktu ve onu taşımaları gerekiyordu. Suraj, hemen kalın ağaç dallarını sarmaşıklarla birleştirerek bir sedye yapmaya koyuldu.
Gadha’nın yardımıyla köyün yakınına kadar çekerek götürdükleri hayvanı boş bir ağıla yerleştirdiler.
Şifacı gece gündüz demeden kurtla ilgileniyor ve herkes yapabildiği kadar yardım ediyordu. Bahar geldiğinde kurt tamamen iyileşmiş ve artık salıverme zamanı gelmişti. Ağılın kapılarını açtıklarında geldiği topraklara doğru koşan hayvan bir an durup geriye şükranla baktı ve kısa bir süre sonra gözden kayboldu.
Onu uğurlayıp kulübeye dönerlerken Suraj yanındaki
Jeevan’a,
“Buralarda doğduğun için ne kadar şanslısın. Ben de yolum düştüğü için bir o kadar şanslıyım.”
“Ben aslında burada doğmadım…”
Suraj hayretle,
“Gerçekten mi? Peki nasıl oldu da Achchhaee’de yaşamaya başladın?”
“Gel, yemeği hazırlarken anlatayım.” Jeevan odunları tutuşturup kazanı üstüne koydu. Suraj’ın yanına oturunca, “Bak, daha çok küçük bir çocukken annem ve babam arka arkaya öldü. Aç ve evsizdim… Sokaklarda sürekli itilip kakılıyordum. Bir gün ‘harami’ denilen birilerine rastladım ve beni aralarına aldılar. Onların yanında tüm öğrendiğim, bir yerleri yağmalamak ve bunun için gerekiyorsa birilerini öldürmekti. Ama artık yalnız değildim ve kimse bana kötü davranmaya cesaret edemiyordu…”
Jeevan yemeği karıştırmaya giderken arkasından bakakalan Suraj dehşet içindeydi. Bu iyi yürekli koca adamın bir zamanlar bambaşka bir insan olduğuna inanamıyordu.
Geri döndüğünde Jeevan kaldığı yerden hikâyesini anlatmaya devam etti:
“Bundan yaklaşık iki yıl önce yolumuz bu köye düştü ve onlara ne olacağını umursamadan kurdun girdiği kümesteki hayvanlar da dahil olmak üzere ellerindeki son pirinç tanesine kadar aldık. Ama merak etme, Achchhaee halkını biliyorsun, karşılık bile vermedikleri için başka bir şey yapmadık.” Gözünden akan yaşlara aldırmadan, “Seni bulduğum yerin biraz ilerisinde yanımızdaki kazları pişirip köylülerle dalga geçerken bir kobranın yaklaştığını fark etmedim ve beni kolumdan ısırdı. İnanmayacaksın ama bugün ona teşekkür ediyorum. Etrafta başka yılanların da dolaştığını gören diğer haramiler atımı da alarak kaçtılar. Aynı o yaralı kurt gibi ölmek üzereyken beni Dinesh buldu,” dediğinde artık omuzları sarsılarak ağlıyordu.
Suraj hayretle dinlerken gözü Jeevan’ın kolunun olması gereken yerdeki boşluğa takıldı.
“O gün mü oldu?”
“Evet dostum. Zehir ilerlemeye devam ediyordu ve kolum davul gibi şişmişti. Şifacı yanıma gelebildiğinde köye götürecek vakit kalmadığından oracıkta kesmek zorunda kaldı. Benimle nasıl ilgilendiklerini tahmin edersin… Ve iyileştiğimde buradan ayrılmayı hiç düşünmedim.”
Suraj hâlâ işittiklerinin etkisinde;
“Peki, olanlar hakkında seninle hiç konuştular mı?”
“Geçmişte yaptıklarım hakkında hiçbir şey demediler. Pişmanlıkla salya sümük ağlayıp özür diledim ve kalmak istediğimi söylediğimde ise sadece ‘hoş geldin’ dediler. O gün bugündür, Achchhaee’de yaşıyorum.”
Suraj dünyada cennet diye bir yer olsaydı, kanatsız meleklerin yaşadığı, Achchhaee olurdu diye düşündü ama yaptıklarından dolayı içten içe Jeevan’a kızgındı. Onun gibi acımasız biri yüzünden ailesinin başına gelenleri hatırlarken,
“Kim bilir daha kaç insanın canını yaktı,” diye düşünmekten kendini bir türlü alıkoyamıyordu ve günden güne
Jeevan’dan uzaklaştı.
Temmuz ayının ortası gelip çattığında tam bir yıl geçirdiği Achchhaee’den güçlükle ayrılabildi. Olağanüstü insanların yaşadığı bu yerde onlardan çok şey öğrenmişti ama Buddha’yı tekrar görene kadar yola devam edecekti. Hepsiyle, Gadha ve kendisini ilk gün karşıladıkları yerde vedalaştı. Sarılmak için yanına koşarak gelen Jeevan’ı hafifçe iterek,
“Hoşça kal,” dedikten sonra yine yollara düştü.