Top şeklindeki kırmızı burnu,yüzündeki boyalar ve rengarenk elbisesiyle gülümsüyor

-Çocuklar merhaba!
-Beni tanıyor musunuz? 
-Biraz eğlenelim mi?

-Kimim ben? diyordu.

Lunaparkın  renkleri üzerinden akıyordu. Davet ediyordu her ahenk atlı karıncaya, çocuk trenine, langırta, dönme dolaba, balerine…Herkes nerede o orada,o nerede neşe orada.

Ne zaman önünden geçsem lunaparkın, yüzünde anlamsız bir gülümsemeyle bana bakarken bulurum  onu.Kendisine  bu kadar gülünmesini istemediği için  saklıyor olmalı derisini.

Gülmüyorum.
               
Gözlerindeki dehşeti görmek için gidiyorum lunaparka. Baktığım her şeyin arkasından o çıkıyor.Kalabalıkta nasıl gözlerimi buluyor. Her yerde onun bakışlarını görmekten bıktım. Bir daha görmeyeceğim bu bakışları diyorum. Uzatmayı seçiyorum yollarımı . Sanki bunu başaracak olmam beni daha güçlü yapacak. 

….                 
                   
Bir gün lunaparkın kapandığını duydum. Biliyorum ki  gitsem de yok orada.

Önceleri onun orda olduğunu  bilerek rahattım. Şimdi ise lunaparkın kapanmasıyla aramda bağlantılar kurmaya  çalışıyorum.

Gitmeli miydim lunaparka?

Herkese gülen yüzü, bana neden dehşeti gösteriyordu. Kendi istemişti bunu.
                
Lunaparkın kapanmasından sonra  onu bir daha göremedim. İstedim ama yoktu işte. Ne ondan kaçmanın ne de aramanın bir anlamı var artık.

…                                 .

Gördüğüm her palyaço ağlatır beni. Yüzümdeki boyalar çoktan akıp gitti.Oysa onlar ne kadar da neşeli.Hayatı umursamadıkları belli. Yollarda bağırarak taklalar atıyorlar. Bunu sen yapsan deli derler. Ama o bir palyaço.
                 
Lunaparkımızı kendi renklerimizle yaratıyoruz. İnançlarımızla oyuncaklarımızı kuruyor, önyargılarımızla hızlarını ayarlıyoruz. 

Kimse silmiyor makyajını. Herkes kendi lunaparkının palyaçosu oluveriyor zamanla.
 
Ne zaman palyaço görsem gülüyorum artık. Bir lunapark açılıyor kocaman, en yeni oyunlarıyla.

Adı  Gülsuyu.

Sadece su gibi olanların girebildiği bir park.

Ben o lunaparkın palyaçosuyum…