Medyada gün yok ki sıradan bir olayın manşete çıkartılarak, insanları linç ettirmeye götürecek bir  haber olmasın. Bu linç kanpanyasının ardında  insanların kendi korkuları yatıyor, ‘’Benim başıma gelmeden, ailemde, çevremde hatta  gazetelerde bu tür davranışta bulunan insanlara saldırayım ki kimse böyle  davranışa  cesaret edemesin.’’

Bunu yapan da az çok mürekkep yalamış, bu toplumun –sözde- aydınları… Benim sözüm de onlara zaten.

Bu insanlara sormak lazım: Bu korkunuz, bu telaşınız neden?

İnsanlar ama aşkla ama değil, bir biçimde evleniyor. Bu  başlayan evlilik, dünyanın en mükemel evliliği olmalı, akrabalar, arkadaşlar, konu komşu bu evliliğe gıptayla bakmalı, bu mükemel karı kocayı her fırsatta kutsamalı… Temelde  bu düşünce olunca para biriktirilmeye başlanıyor. Ardından pahalı eşyalar alınıyor. Anadan babadan kalma mal mülk yoksa ev alınmak üzere planlar yapılıyor…

Evlilik çocuk da gerektiriyor. Böyle mükemel bir anne babanın süper çocukları olmalı. O çocukların her yaptığı şeyde bir keramet aranmalı… Derken çocuklar yaşlarından önce okullara başlatılıyor. Çocuk, yeter ki ders çalışsın kendi arkadaşlarına fark atsın da ne olursa olsun anlayışı ile çocuklara hiçbir sınır konulmuyor. Üstelik, küçücük çocuklar anneyi, babayı yönetmeye başlıyorlar.

Okul çağındaki çocuk, hala annesi tarafından yediriliyor, giydiriliyor. Çocuk her şeyi ile bağımlı oluyor. Öte yandan, anne, babanın hiçbir şeye hakkı yok.. Onlar yemeyecek, içmeyecek, giymeyecek… Her şeyin en iyisi çocuklar için. Anneler, babalar bu dünyaya çocuklarına bakmak için gelmişler ve sadece onlar için yaşıyorlar. Böylesine bencil yetişen  bir çocuktan da olağanüstü başarılar bekleniyor.

Evler alınıyor, çocuklar büyüyor… Anne, çalışıyorsa ailesi için kariyerini feda ediyor. Bunu da her fırsatta ‘’Ben sizin için saçımı süpürge ettim’’ diyerek kocanın ve çocukların başına kakıyor ve onları suçlu duruma düşürüyor. Baba da çalışmaktan yorulmuş; ‘’Ben kimin için çalışıyorum’’ diyerek sesini yükseltiyor.
 
Evde tansiyon yükseldikçe doktor  ziyaretleri artıyor, bir gün çocuklar, bir gün anne baba derken en küçük ateşli bir hastalıkta ‘’Acaba kanser mi var?’’ diye telaşa düşülüyor. Olmadık tetkikler yaptırılıyor. Ama hastalıklar bir türlü bitmiyor; her gün  birileri hasta oluyor evde.

Gün geçmiyor ki bir kavga çıkmasın,  kimse kimseyle konuşmuyor.

Mutsuzluk giderek büyüyor. Günlük monoton ev işleri, okul ve hastalık dertleri hiç bitmiyor. Giderek yoruluyor aile. Çocuklar da istenilen başrıyı gösteremiyor ama anne baba bunu bir türlü kabullenemiyor. Başlıyorlar birbirlerini suçlamaya. Gizli bir suçluluk duygusu içinde  ‘’ Acaba nerde yanlış yaptım,’’’ diyerek kendi kendilerini de yiyip bitiriyorlar.

Ortada ne sevgi kalıyor ne de saygı. Bu meseleler ‘aileye mahsus’ olduğu için kimseyle de konuşulmuyor tabii. E bu kadar mükenmel aileye ‘’sorun’’ paylaşmak yakışır mı?..

Final belli… Aile bu monotonluğu kaldıramıyor, eğer taraflardan biri dürüst ve cesursa ‘‘ben ayrılıyorum’’ diyor. Gitmek isteyen taraf umulmadık bir dirençle karşılaşıyor. Kalan, hainlikle suçluyor gideni. Oysa ki korkusu belli; yaşadıkları bu süreçte ne bir arkadaş ne bir akraba kalmış, yapayalnız ortalıkta kalacağım düşüncesi kemiriyor içini.

Çevre de hemen saldırıya geçiyor. İşte tam bu noktada, gidene karşı ‘’Sen bu aileyi terkedersen dünya batar,’’ dercesine trajikomik anlayışlar sergileniyor…. ‘’Çocukların hala küçük, hiç değilse sınavlarının bitmesini bekleseydin… Daha üniversiteye bile başlamadılar… Yarın öbür gün kızın evlenecek, onu istemeye geldiklerinde anne baba ayrı demeye utanmayacak mısın?…’’
 
Çocuklar dünden hasta, yataklara düşmüşler, çevreden gördükleri bu tutumla, Kemalettin Tuğcu’nun romanlarını aratmayacak şekilde sokağa atılmış gibi korku içinde iyice zavallıları oynuyorlar.

Kimse demiyor ki ‘’Ya bir insan, hangi gerekçe ile ayrılırsa ayrılsın kendi sorunudur ve ayrılık en temel  insan hakkıdır. İnsan eşinden ayrılıyor, çocuklardan değil.  Tamam  taraflar sorumluluklarını alsın, çocuk güven içinde, bu ayrılıktan yara almadan büyüsün.’’ 

Sözde  çocukları düşünen bu çevre ve toplum, mevcut yasaları da yanlarına alarak,  giden koca ya da kadın nasıl eve döndürülür, nasıl çocuklar kullanılarak evlikler kurtarılır gibi yollarla kendi çözemedikleri sorunları çocukların omuzlarına yüklüyorlar.

Ana baların uğruna tüm yaşamlarını feda ettiklerini söyledikleri çocuklarsa sevgisiz, saygısız ve yalan üzerine kurulmuş bir  kuruma mahkum ediliyor. Böylelikle de en temel insan ve çocuk hakları acımasızca linç edilmiş oluyor.