Bir offf çekeceksin… Öyle bir çekeceksin ki karşıdaki yalçın dağlar yıkılacak of’unun şiddetinden….

Bir ahh diyeceksin… Öyle bir diyeceksin ki tüm mahlukat inleyecek ah’ının ince sızısından…

Hayat üstüne üstüne gelir bazen… Sen ne yaparsan yap. Sen ne kadar sağlam durursan dur… Ayaklarının altındaki zemin çekiliverir aniden…

Hiç kaçarı yoktur… O kaygan zeminde, o boşlukta var olabilmeyi öğrenmek zorundasındır…

Akıl, izan, mantık… hepsi boş laflardır o anda…

Şişenin ve arabeskin dibine vurursun. Acırsın kendine… Kendine acımanın dibine vurduğunda tüm insanlığa acırsın gıyabında ve kendi şahsında…

Öfkenin doruklarına çıkarsın. Nefret edersin kendinden… Kendinden nefretin dibine vurduğunda tüm insanlıktan edersin nefret…

Sana yapılan bütün haksızlıklıklara isyan ederken isyanın öyle zirvelere çıkar ki tüm insanlığa yapılan haksızlığa isyan edersin…

Kurbansındır işte kurban… Çaresizsindir işte çaresiz…. Daha ne olsun ah biçare insan…

Oysa ki sen… Sen…. Yıllardır ama yıllardır… Belki de kendini bildin bileli bu duyguları, bu çaresizliği yok etmek için, hayatın… hayatının, kontrolünü eline almak için mücadele vermiştin….

Sen değil miydin savaşçı olan… O ışıklı, o aydınlık, o pırıl pırıl yolun gizli ve görünmeyen kahramanı?..

An-ı daimdeki gücü, sevgiyi, şefkati bulmak için feda etmemiş miydin koskoca bir ömrü?..

Öyleyse nedir tüm bu olanlar…

‘’Delirsem de özgürleşsem,’’, ‘’Ölsem de kurtulsam,’’ dersin…

Ne delirirsiiin, ne ölürsün….

Sürünürsün… sü-rü-nür-sün…. Sığ sulardaki bir timsah gibi…. Seni uyur sanır görenler, oysa sen acının en diplerindeki bir sürüngenden başka bir şey değilsindir….

Sonra birden… ama aniden… zamanı gelince… acıkırsın… Herşeye rağmen bu dünyada, bu bedende ve bu doymamış ruhta olmandan kaynaklanan bir yaşama açlığıdır bu…

Sığ sulardan ayrılırsın elinde olmadan… Yaşama, yani varolma içgüdün seni akarsulara sürükler…

Akarsuyla beraber sen de akmaya başlarsın…

Kontrolü, çabayı bırakmak sadece ama sadece varolmak zorundasındır…

Su alır seni götürür…

Ölüm ve kalım meselesine kadar indirgeyince kendini bu sürüngenlik, ölmek yoksa ve kalmak varsa kaderde, canlanırsın yine ve yeniden, elinde olmadan…

Canlanır ve akarsın suyla beraber…

İşte o anda… kontrölün, direnişin, çabanın ve mücadelenin, kendini varolma savaşına bıraktığı o anda, şimdiye kadar okuduğun, düşündüğün, felsefesini yaptığın ama bir türlü hayata geçiremediğin her türlü bilgi, deneyim ve içgörünün bir can simidi olup boğazına dolandığını, dudaklarına yapışıp sana hayat öpücüğü verdiğini ve seni sığ suların uyuklayan miskin sürüngeninden okyanusların üstündeki güçlü bir albotrasa dönüştürdüğünü görürsün…

İşte, dersin, işte bunun için; hem denizde hem de karada varolabilen bir albatros olabilmek içindi bütün o mücadeleler, o çabalar… Hiçbir şey boşuna değilmiş meğer, hiçbir şey…

Taşlar oturur birer birer yerine… O güne kadar adını koyamadığın her şeyi isimlendirirsin adlı adınca, yerli yerince…

Zaman… Zaman yoktur. An vardır sadece…

Mekan… Mekan da yok olmuştur… Burası vardır sadece…

Bir timsah olmak ile albatros olmak arasında da hiçbir fark yoktur… Çünkü bilirsin ki albatrosun var olabilmesi için timsahın da olması şarttır… Hem karada hem denizde varolabilen güçlü bir albatros olabildiğin için tüm sürüngen hallerine şükredersin…

Ve bilirsin ki bazen, hatta çokça, acılardan geçmek gerekir, akıllıca delilik, dervişçe neş’e için…

Ve sonra, bir ‘’ohh’’ çekersin derinden… Öyle bir ohh ki okyanuslar coşar ferahlığından…