Yine bir eğitimin akşamı… Yine karışmış duygular, yön arayan düşüncelerle, kendinden kaçmak isteyen “ben” ile baş başayım. Yok hayır, “ben”e hakkını vermeliyim; bu yolda en cesur olan o. Kaçış yolları arayansa “ego”m.

“Ben’e yolculuk halindeyim, harika bir serüven bu” derken, egom rahatsız. Onu rahatsız eden duygu ve düşüncelerimin peşindeyim.

Bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum. Ancak belki de yüzleşmelerimin etkisini artıracağı için yazamadım. İşte şimdi, tam da bu anda, bu cesarete sahibim. Korkularım mı? Onlar tabii ki de yanımda, yanı başımdalar…

Kendimle ilgili yıllardır görmediğim, yeni tanıştığım özelliklerimle bir barış imzalayacağım bu gece…

Öylesine yaşarken hayatımı, potansiyelimi fark edememiş, toplumsal öğretilere ayak uydurmuş, sistemin bir dişlisi haline gelmişken, bir gün, bir yol ayrımında olduğumu fark etim.

Kendi yolumu çizmek, bu yolu verimli ve keyifli hale getirmek, dahası “yol”un da yolculuğumun bir parçası olduğunu anlayarak, doyasıya bir yolculuğa çıkmak adına adım atım.

Yaşadığım hayatta ben “kim”dim? Bu hayat gerçekten benim hayatım mıydı? Yapabileceğimin en iyisi miydi yaşadıklarım? Sorular başladı…

SAYFA-BOLUMU

İlk farkındalığım seçimlerim üzerine oldu. Özgür seçimler yapan, yüksek farkındalık sahibi biri olduğumu zannederken, okuyacağım okuldan, seçeceğim mesleğe hatta hayatıma giren sevgililerime kadar aileme göre yaptığım seçimleri yaşadığımı fark ettim. Ya annemin uygun bulacağı seçeneklere yöneldim ya da ona tepki gösterebileceğim seçeneklere…

Kendi seçimlerini yapamayan bir insan, aldığı kararlara nasıl güvenebilirdi? Aldığı kararlara güvenemeyen bir insan kendine ne kadar güvenebilirdi? Kendi gerçeğini ne kadar görebilir, ne kadar kendi hayatını yaşayabilir, hayatının kontrolünü nasıl eline alabilirdi?

Dünyaya gelirken, “dünya” denen “güvensiz” yerde, anne karnındaki “bir”lik duygumun bozulacağını, yalnızlık ve korku duygularıyla karşılaşacağımı anladığım anda; “bir olma” hissimin bozulmaması için elimden geleni yapmış, hayattaki ilk nefesimi mümkün olduğunca ertelemiştim. Belki de bu duygularla karşılaşmamak adına, “bir”liğin devamını sağlamak adına, annemi mutlu etmek için dünyaya gelmeye karar vermiştim.

Ertelemelerle dolu hayatımda yalnızlık ve kaybetme korkum öylesine güçlüydü ki, yaşam boyunca hayatımdaki insanları kaybetmemek adına kendimi değersizleştirdiğim ilişkiler yaşadım. Üstelik sadece kadın-erkek ilişkilerimde değil, iş hayatımda, ailemle, arkadaşlarımla olan ilişkilerimde bile…

Kaybetme korkumun bedelini “kendimi değersizleştirmek” ve “kendimi terk etmek” olarak ödedim.

Kendini terk etmiş bir insan güven duygusunu ne kadar yaşayabilir? Hayat ise kendine güvenmemeyi seçen birine ne kadar güven sunabilir?

SAYFA-BOLUMU

Kendine güvenmemenin doğal bir uzantısı insanlara da güvenmemekti tabii ki… Yanlış anlaşılmaktan ve yargılanmaktan korkuyordum. Kibir ve üstünlük duygusuyla insanları yargılayan, sınıflayan, suçlayan ve beğenmeyen birinin doğal korkuları…

İşte bu korkularım, duygularım ve davranışlarımla yaşam dansını bir “kaybet-kaybet oyunu”na çevirmiştim.

Hiçbir şeyi kaybetmeye tahammülüm yoktu. “Benim olan” ya da “benim olmasını istediğim” herhangi bir şeyde bile kaybetme duygusunu yaşadığım anda etrafımdaki insanları suçlar, onların ne kadar değersiz ve yetersiz olduklarını hissettirir, “kendimce” üstün duruma geçerdim.

Hayatta kendime ne kadar değer veriyorsam, başkalarına da ancak o kadarını verebileceğimi bilmiyordum. Başkalarına göstermediğim önem ve özenin aslında kendime göstermemiş olduğum önem ve özen olduğunu yeni anladım.

Yaşadıklarımdan, anlaşılmamış ya da yanlış anlaşılmış olmamdan etrafımdakileri sorumlu tutmak kolay yoldu. En iyi bildiğimiz yol değil midir bu?

Bu özensizlik, karşımdakileri anlamamak, kendimi anlattığımdan daha az özen ve dikkatle onları dinlemek olarak hayatımda yerini buldu. Hal böyle olunca varsayımların hayatımda kapladığı yer, günden güne büyüdü.

Hayatımdaki varsayımların sonucu olarak yansıyan ve artan anlayışsızlık, hatta suçlayıcılık; beni, kendimi ve etrafımdakileri derinlemesine anlamaktan mahrum bırakıyordu.

Şimdi anlıyorum ki kendi potansiyelime odaklandığım kadar, karşımdaki insanın da potansiyeline odaklanmalı, karşımdaki insana kendim kadar önem vermeli, bunu hissettirmeliyim. Onun da kendini anlatmaya, benim kadar anlaşılmaya ihtiyacı var.

Bu dünyaya sadece kendi potansiyelimi gerçekleştirmek için değil; anlayış kazanmak için de geldim. Anlayış da potansiyelimin bir parçası…