“gençlik,
yapmazsam ölürüm
diyerek
denemeyi göze almaktır…”
joseph conrad

göğe açılan kimsesizliğinden kurtulur umuduyla, kendini turuncu cibinliğinin altına atmıştı kadın… sonra da yatakta dön o yana dön bu yana… kalkıp ışığı kapadı olmadı… gramofon çalıp radyo karıştırdı olmadı… terastan şehre baktı olmadı… olmuyor, olmuyordu!

debelenmekten bitap, kendini gene yatağa attı…

tam dalacaktı ki, kapı!?

“o” olacağı öngörüsüyle içi şavkımıştı…

“sana sarılmalıyım bu gece?!”
evet oydu; gözünü karartmış, gelmiş, kapıdan sevgisini fısıldıyordu…
“uyuyamayacağım yoksa!”

gel, derken kadının yüreği kuş gibi atıyordu… yana çekilip yorganı açtı; gel, diyordu gözleri, gel!

aman allahım n’apıyoruz biz?

durumun ne olduğunu havsalası daha yeni almıştı…

öyle yaparsa sanki her şey değişecek; gözlerini yumup, daha adam yatağa girmeden lambayı söndürdü… duygular göğün öz ışığında salınıyordu artık…

kalp atışları iyice düzensizleşmişti kadının, nefes almasa da keşke ölse… çok istiyordu bunu sahiden istiyordu, yutkunuyordu durmadan…
kadının sırtını duvara yasladığı, adamın ana kuzusu gibi kadının sinesine süzüldüğü o yatakta hiç konuşmadılar…

adam saçlarını usul usul okşarken kadının gerginliği yerini aynı hızla uykuya bırakmıştı… adam ama epey zorlanacaktı uyumakta…

………………….

birbirlerinin koynuna girdikleri gecenin ertesinde, uyuyuşları ana rahmindeki ikizlerden farksızdı: birbirine sarmaşmış iki beden… iki dolaşık yumak…

adam bir tuhaflıkla açtı gözlerini?! hayır tüller değildi yüzünde dolaşan; kadın lepiska saçlarıyla eğilmiş onu hayranlıkla okşuyordu…

gayrı aşktan mı, sütkırı ipek geceliğe arkadan vuran güneşten mi bilinmez, huriden farksızdı kadın…

adam, onu alın içeri öpmek için, dirseklerine abanarak usuldan kaykıldı,

“iyi ki tanıştık ve ne iyi ki hayat bizi bu noktaya getirdi…”

uyku mahmuru, dahası âşık gözler adamın gözlerine bakıyordu; iç titreten berrak pırıltılar yanıp söndü ikisininkinde de…

ve bedenlerde, arlanmayla turuncu cibinliğin yanık portakalı…
birbirlerini sabi gözlerle izlerken asıl istedikleri, canlarının, cisimlerinin en mahrem yerlerini öpebilmekti…

gelgitlerle direniyorsa da kadın, kaçınılmazdı; kımıltısız bir suyun kıyısına vardılar birlikte ve kendilerini, o koyu saydamlıkta gördüler…
bundan böyle yangındaydı gün ve ikisi de dumandı…

adam kadının her tarafında uğur böceği kıvamında gezindi… kadın, adamı gözyaşı sağanağıyla suladı; inen her damla upuzun anlatımlara dönüşüyordu…

inadından caymıştı kadın; burkula döne adama, cisme, aşk’a gitti…
bütünlüğü milyonlara bölen bedenî bir parçalanma yaşıyorlardı: birlikte kauçuk ağaçlarını kestiler… çocuk salıncaklarına bindiler… deli membalar buldular…

bilinç altları boşalırken akıllarından kopan bir gezegene düşmüşlerdi, şaşkındılar…

aşk hayatın ortalıkta narin bir lütuf gibi dolaştığını düşündürtür; onlar da düşündüler…

ve uzunca bir vakit çıkamadılar birbirlerinin ruhundan, ruhların odasından, odanın ruhundan; adeta birbirlerinin içinden çıkıyorlardı hayata yeniden… başkalaşarak ama; adam mı kadının rahmi? yoksa adam kadının rahminde mi oluşuyor belli değildi?…. Devamı haftaya