Kadın, başını adamın sırtına dayadı…ve huzurlu,kaygıdan uzak bir dinginliğe doğru kaydı aktı ruhu.O an aşk oldu, aşık oldu.Yanağı adamın sırtında, yudum yudum tadımsadı adamın özünü ve kendi özü, yüreği adamın derisinden,kemiklerinden, ciğerinden sızıp içine yayıldı ve aşık oldu adam.

Acemi iki yürek; bildiler,gördüler içlerinden de içeriyi.

Adam parmaklıklar arasında… Adam sevgi dolu, adam toprak kokulu, adam öyle çocuk bakıyor ki…          

Adam,duvarlar arasında, kuşatılmış. Sevgi kuşatması,sevgi… Hapseden sevgi, idametmeyen ama müebbet vicdan sızısı sevgi; ”İnsanın  kendi içindeki parmaklıkları yıkması aslolan ve zor olan,” diye içinden geçirdi adam. Aslında yüreği çırpınan, uçmaya delirendi. Ama ne demişti yüzyıllar önce, ikibinli yıllarda, Kuraldışı Mistiklerinden biri: ”Hayatı yalnız cesurlar yaşar!”.          

Kadın, kendi toprağında filizlenip parmaklıklar arasına uzattı çiçeğini uzatabildiği kadar. Sınırlar,sınırlar… Bazen kırıldı yaprakları, koptu çiçekleri. Yine de uzadı, gidişler, dönüşler, kısır döngüler.

Kadın, kaya kovuklarında, mağaralarda, kurak topraklarda kendini arayan, kendi toprağında, kendi içinde tutsak. Kalkanları, duvarları arkasından adama özgürlük çağrıları yaptığını fark etti, yüreği sıkıştı, yanağı ve sırtı arasında yaşanan aşk şehrin kanalizasyonuna karışmasın diye bir karar aldı, o da girdi duvarlar arasına.

Ve sandı ki kadın, toprağından kopmadan olmayacaktı, aslında her zaman adamın kendi toprağına gelmesini beklemişti… Şimdiyse o, adamın kapalı alanına girmişti, sanki başka yolu yoktu…

Soldu,kokusunu yitirdi, ne adama ne kendine verecek nefesi kaldı. Eski mistik metinlerden kulağına bir fısıltı geldi ”Ne aşk ne dostluk özgür olmadan hertarafa yayılmadan yaşanamaz,”. 

Fısıltı içinde kocaman büyülü bir ses oldu,”Parmaklıklar bana göre değil,” dedi ve adamı hücresinde yalnız bıraktı.

Beklediler, beklediklerini düşünmeden beklediler, hayat akmaktaydı gönüllerindeki yatak boyunca oysa bilemediler.Ta ki… 

Adam bir dal uzattı odasından, toprak serpti, yağmur gönderdi. Yağmur sonrası ılık ılık kokan toprakta sereserpe atabileceklerdi bedenlerini yan yana, farklı toprakların özgür ruhları  ve şahane aydınlık etrafa saçılacaktı… Bu his mevsimler gibi geçti içinden renklerini bırakarak.

Adam aslında kadını hiç dinlemediğini, anlamadığını biliverdi kendi çıkmaz sokaklarında yolunu ararken, zindanının aslında hem kölesi hem efendisi olmakla o kadar meşguldü ki…

Eski yüzyılların bilge mistiklerinin bir sözü, rüzgar olup bedenini sardı ve ona bildiğini tekrar hatırlattı ”Anlaşılmak için değil, anlayış için buradayız,”.  O da yanağını kadının sırtına yaslamalıydı, çırılçıplak ruhuyla.

Duvarlarını kırıp kadının karşısına geçti, her acıya, darbeye o kadar açıktı ki yıllarca kabuklar içinde yaşamış içi… Korunmasız,kalkansızdı şimdi. Küçücük dikenler  bedenini taladı, ellerini acıttı. İçini çıkarıp öylece, sıcacık sundu ayaz vurdu sızladı. Yağmurda çarpışan tanımsızlık, korkular…

Adamın yüreğini birileri avuçları içinde sıkıyordu sanki, canı yandı…Gözlerinden isyan, mutsuzluk, çaresizlikti su olup akan ve belki de aşkıydı şehrin yabancılaştırıcılığının, kuşatmacılığının, cansız ruhlarla dolu asfaltına sızan. Acıdan vahşileşen hayvanın çaresizliğiyle elini karnına daldırdı ve bağırarak ağlayarak, içinde özüne ait olmayanı söküp çıkardı ve attı ve hafiflik ve huzur ve özgürlük…

Kadın derin bir nefes aldı, içine yolladı, beyninde dolaştırdı; kulağına dolan müzik ve yüreği ve adam ve nefes sarmaş dolaş oldu ,süzdü, damıttı, demlendirdi, bir damla gözyaşıyla onurlandırdı kutlamasını. İçinde olmuşluk, güzellik, hiçlik, heplik kaldı.

İşte sevgili ruhumuzu çamurlayan da onu dağlardan süzüp arındıran da biziz, onu şifalama gücü içimizde olandır.

Aşk biziz sevgili ya da aşksısız.