Çok garipmiş, aşk çok garipmiş…

Onu hayatından çıkarmak için uğraşmak, kendini sürekli geliştirmek, değiştirmek, dönüştürmek…

Sonra bir anda bir gün yine onu düşünmek…

Yüzündeki gamzeyi gördüğünde her şeyi unutmak, ona olan tüm kızgınlığını, seninle birlikte olmadığı zaman için olan kızgınlığını.

Başka kızlara dokunduğu için olan kızgınlığını. Başka kızlarla konuştuğu, seninle hiç konuşmadığı için olan kızgınlığını. Seni hayatına sokmak istemediği için olan kızgınlığını.

Onu düşünmek yine, yüzüne dokunabilmeyi hayal etmek, gamzesine parmağını değdirmeyi, gözlerine bakabilmeyi, onunla konuşmayı, o güzel sesini duyabilmeyi hayal etmek.

“Gerçek ben” i yeni bulduğum için, “gerçek aşk” la da yeni tanışıyorum. Ben hep aşkı acı verir, insanı çökertir diye düşünmüştüm -en azından karşılıksız olanını. Gurur diye bir şey kalmaz, hep peşinden koşuşturursun diye.

Gerçek aşk başka bir şeymiş. Onunla konuşamamakmış, ona bakamamakmış bile.

Adım atmak evet ama hiç ısrarcı olmamakmış ve kabullenmekmiş bunun tek taraflı olduğunu. Yani saygı da göstermek demekmiş gerçek aşk. Gerçek aşk, insanı sadece yükseltiyormuş -tek taraflı olsa bile.

Karşındakini ilahlaştırmadan sadece nedenini anlamadığın bir şekilde çok ama çok sevmekmiş. Ama bunu ona hiç söylememekmiş.

Onu unutmaya çalışırken hiç unutamamakmış.

Gerçek aşk başka, bambaşka bir şeymiş.

Etrafta ne olursa olsun, sadece kendine biraz zaman ayırıp yine onu düşünebilmek. Onun için gözyaşı dökmek. Onunla geçirmiş olduğun bir anı tekrar hayalinde canlandırıp, onun gözlerine bakabilmekmiş. İşte bu kadar çok sevmekmiş…

Ama ilginç olan, tüm bunların hiç acı vermemesiymiş. Çünkü kabullenmek demekmiş onsuz yaşayabilmeyi.

Ruhunla sevmek demekmiş gerçek olan aşk…

“Üzüntü ve korku sevgi olmayandır. Dünyaya kendimiz olmayanı denemeye geldik; zıttını deneyimleyip kendimiz olanı anlamak için.”