Erkeğin gözündeki sevgili, onun gönlünde yeniden biçimlendirdiği bir kadın mı, yoksa kendi aksini aradığı bir başka canlı mıdır, belki de yolculuğun başlangıç noktasıdır?

Sevgili her zaman herkese güzel görünen değil, bazen dışardan bakıldığında güzelliği görünmeyendir, kimi zaman başkalarının gözlerinde en acınasıdır, ama bazen de ulaşılmaz olanıdır.

Bilim adamları aşkın kimyasını çözmüşler, deşifre olması kimin umurunda, aşk aşktır, sevgili de onun kahramanı…

Sevilen kişidir sevgili, hani o sevginin yeşerdiği, emekle büyüdüğü, dünyayı pembe gösterdiği, günlük hayatın dışına taştığı, her şeyi sıra dışı gösterdiği dönemlerdeki kimliğidir, sevilen kişinin.

Sevgili olmak ilk başlarda bizim elimizde olmayabilir, bir elektriklenmedir… Ancaaaaak sevgili kalmak, her koşulda sevgili kimliğinde kalmak çok önemli.

Bunun bir yolu yordamı da yoktur ki…

Bilim adamları aşkı deşifre ettiler, karmaşık terimleri bir tarafa bırakırsak aşk; beyinde salgılanan iki hormonun eseriymiş. Bu hormonların hücrelere gönderdikleri sinyaller görme ve konuşmayla aktive oluyormuş….  Bu aşamada  “ayna nöronları” denen bir tip hücre karşıdaki bireyin beynini hissetmemizi sağlıyor. 

Ancak aşkın uyanması için o iki bireyin beynindeki alıcıların anahtar kilidi gibi birbirlerine uyması gerekiyor.

İşte o zaman aşk uyanıyor.

Aşk aslında fizikse beraberliğin, yani seksin ruhsal temelini oluşturuyor!
Üstelik bir açıklamaya göre de, seksüel uyarımı algılayan beyin bölgesi ile uyuşturucu maddeleri algılayan beyin bölgesi aynı imiş!..

Modern psikolojiye göre de aşk; belli biriyle aşırı birlikte olma ve paylaşma isteğinden başka bir şey değil…

Sevgililer söz konusu olduğunda aşkın kimyasını merak etmek yerine unutulmayan sıra dışı aşk öykülerinin kahramanı olan sevgilileri anmayı yeğleriz…

Ama nedense unutulmayanların çoğu, bir türlü buluşamamış, yani birlikte olma hedefine ulaşmamış aşk kahramanları. Efsanelere, romanlara ve geçmişe mal olmuş aşkların çoğunda “mutlu son” da yok! Son zamanlarda okuduğum kitaplardan aklımda kalan ve beni etkileyen sevgilileri hatırlıyorum… 

Kimsin sen?…

Cevap basit: Sevgili, sevilen kişidir!

Ama bazen bu kimliğin sevenin gönlünde çok öne çıktığı, sevgiliyi de geçtiği biliniyor. Leyla ile Mecnun örneğindeki gibi. Sevdiğine kavuşamayan Mecnun bütün maddi varliklarla ilgisini kesmis, manevi bir aşkla kendinden geçmis halde yaşarken çölde karşısına çıkan Leyla’yı bile tanımaz. Leyla’nın kendi içinde olduğunu, onunla manevi alemde birlestiğini, başka bir Leyla ile buluşmaya takati olmadığını bildirir.

Sevgili hep güzeldir ama bizim gördüğümüz veya anladığımız bir güzellik değil, bu her zaman.

Sevenin gözündedir sevgilinin güzelliği, Kien Nguyen’in, Vietnam’ı da anlattığı romanı The Tapestries (Türkçesi İntikam kıskacında aşk nakışları)nda izledi sevgiliyi okurlar.

Karmaşık olayların arasında yazar sevenin, yani Koca Jon’un ağzından sevgilinin, görünümünün çok ötesinde bir varlık olduğunu vurguluyor. Hayatı tehlikede olan Ven, tanınmamak için yüzünü yaralamış, bir harabe halindeki görünümüyle Koca Jon tarafından sevilmiş, onun korunmasına sığınmıştır. Neyini sever bu partallar içindeki yaralı bereli yaşlı kadının derseniz, bir kulak verin Koca Jon’a derim:

 “Bu yaşıma kadar hiçbir kadına, hatta bu kadar sevdiğim bu kadına bile el sürmeden yaşadım. O kendi yüzünü mahvetti… Ben bu yüzü çok iyi tanırım, mükemmellikten uzak görünüşündeki güzelliği görmekten bir an bile vaz geçmedim.   Eğer sabahları ilk olarak onu görmezsem yaşayamam. Ven’i canımdan bile çok seviyorum; çünkü o hayatın ta kendisidir. O tanrılardan istediğim ve hak ettiğimi düşündüğüm her şeydir.”

Kitabı okuduktan sonra bir başka “sevgili”yi düşündüm. Gerçek hayatta da aşk kahramanlarına benzeyen biriydi o; Edith Piaf!

Sahneye çıkıp mikrofonu eline aldığında devleşen şarkıcı, günlük hayatında hiç dikkati çekmeyen, ufak tefek, sıska, üstelik hiç çekiciliği olmayan bir kadındı. Ama birçok ünlü erkeği o yarattı: Charles Aznavour, Yves Montand ve George Moustaki gibi…

Ve 48 yaşında hastalıklı yorgun bir kadınken kendinden 22 yaş genç olan Theo Sarapo ile evlendi. Theo Sarapo da Koca Jon gibi sevdiği kadından bahsederken, “Ona her şeyi borçluyum” diyordu. Onları birlikte gördüğünüzde mutlaka duygulanırsınız, Theo nasıl da sevgiyle bakıyordu bu küçük harabeye! Theo’nun Edith ile yaşamı iki yıl sürdü,  Edith öldüğü zaman büyük bir bunalıma düştü. Şarkı söylemeye devam etti ama, Edith olmadan pek de uzağa gidemedi.

Gabriel Garcia Marquez’in romanını da, kitabın arka kapağında özetlenen aşk kahramanı tanımlaması yüzünden okudum:

Yaşamı boyunca hiçbir kadınla sevişmemiş olan kahramanımız 90. yaş gününde kendine alışılagelmemiş bir armağan sunmak amacıyla tanıdığı genelev patronuna el değmemiş bir genç kızla birlikte olmak istediğini söylüyor. İsteği gerçekleşiyor ama yaşlı adam her ziyaretinde uyuyan güzel Delgadina’yı seyretmekle yetinmek zorunda kalıyor. Ve böylece yaşlı adam, yaşamı boyunca hiç tanımadığı aşkı ve coşkuyu sadece uyurken görebildiği bu genç kızda buluyor.

Bu örneklere sizler de yenilerini ekleyebilirsiniz. Ben yazımı Oscar Wilde ile bitirmek istiyorum. De Profondus’te nergisin ölümünü yorumlamış yazarımız.

Ormanda bütün çiçekler, böcekler, kuşlar, ağaçlar ağlıyormuş güzeller güzeli nergisin ölümüne, ama en çok nehir ağlıyormuş. Onu teselli etmek istemişler, “Biliyoruz çok üzgünsün nasıl olmazsın ki; o hergün senin sularına eğilip güzelliğini seyrederdi…”

“Ah öyle mi,” demiş nehir; “Onun ne kadar güzel olduğunu bilmiyorum… Ben hergün onun gözlerinde kendi aksimi seyrederdim, ağlıyorum çünkü artık onun gözlerinde kendimi göremeyeceğim!”

Sanırım kimilerimiz de karşımızdakinde kendi aksimizi gördüğümüz sürece sevgili kalabiliyoruz…