Kajni denen gezegenin tek şehrinde ilginç bir yaşam tarzı sürüyordu; insanların sınırlarını belirledikleri, dağlara yaslanmış şehir ortadan ikiye ayrılmıştı, hayatlarını kolaylaştırmak ve karmaşayı önlemek adına. Bir tarafa gözleri görmeyenler diğer tarafa gözleri görenler yerleşmişti.

Sınırın hangi tarafındaysalar sadece orda kalabiliyorlar, diğer tarafı hayal bile etmiyorlardı. Ta ki beş yaşlarında bir çocuğun tam sınırın üstüne oturup ağlamasına kadar, ne ağlama…hıçkırıkları bir dağa ve onun şehrine çarpıp diğer dağa ve onun  şehrine yankılanıyordu. İki yakadan da insanlar korku ve merakla çocuğun yanına koşturmuşlar ve ortadaki sınırda kalakalmışlardı ve akış başlamıştı aralarında. Yüzyıllar önce verilen kararı ilk defa sorgulayıp neden ayrıyız ki diye düşünmeye başlamış ve tabletlere yazılı, ayrı kalma yasasını çiğnemişlerdi.

İçlerinden biri, “Sınırı geçemeyiz, herkes kendi tarafında kalmalı, kurallar bunu söylüyor.” demişti korkuyla. Önce sessizlik ve ardın başka biri “Peki ama neden, kim yazdı bu kanunları, hayatımızı kolaylaştırmak için demiş 32.madde, zorluk nedir ki? Deneyelim ve görelim bence.” diye bağırmıştı heyecanla.

Topluluktan onay alkışları gelmiş ve tam sınırın ortasında birlik partisi yapıp tanışmaya ve bir geceliğine olsun ortak yaşamı deneyimlemeye karar vermişlerdi. Büyük buluşma zamanı olarak gece yarısını yani  dönüşüm saatini belirlemişlerdi. İnsanlar hem mutlu hem kaygılı hem heyecanlı geceye hazırlanmak için evlerine yollanmışlardı

Ve vakit gelir, çanlar ilk defa iki tarafa da çağrı için çalar. Ortada kocaman bir ateş yakılır, insanlar ateş etrafında daire şeklinde oturur. (Bunu da eski tabletlerde anlatılan ve resmedilen; gerçek hayata ve yasalara uyum sağlamayı reddettikleri için yurtlarından sürülen, kızıl renkli derileri, büyü yetenekleri olan insanlardan görmüşlerdi. O zamanlar, insanlar yüzlerini televizyona değil birbirine dönüp, yüz yüze otururlarmış, kendini karşıdakinde görmek için.) Onlar da yasalara uymamışlardı ya, sembolik olarak böyle oturmayı uygun görürler. Ve tanışma konuşmaları başlar.

Mali adındaki gözleri görmeyen genç adam yanındaki Keş’e sorar:
 ”Sevgilimin üstündeki elbiseyi çok seviyorum, sıcak, tutkulu, canlı rengi var, sever misin bu rengi?”

Keş: “Ha şu kırmızı uzun elbise mi? Bilmem, kırmızı işte.” diye cevaplar.

Mali: “ Kırmızı mı, o nasıl bir renk ki? Ama böylesine keyifsiz söylediğine göre, sevgilim istediğim elbiseyi giymemiş.” der biraz buruk.

Konuşma tıkanır ve susarlar.

Rojmin gözleri gören kadın Jişi’ye döner ve:
“Şu karşı da oturan kadını gördün mü? Saçını savuruşu, hareketleri, bakışları nasıl da kendini beğenmiş, ukala şey.” der.

Jişi: “Yo hayır onunla tanışmadım, ama şurdaki (eliyle Rojmin’in bahsettiği aynı kadını göstererek) yumuşak, ara sıra neşesini çocuksu bir sesle fark ettirerek konuşan, derin sohbetli, kendine güvenli ve özgür ruhlu Ariş ile tanıştım. Buraya gelirken de senin de olduğun gibi böyle güzel insanlarla karşılaşıp güzel zaman geçirmeyi dilemiştim.” diyerek gülümser.

Ve fakat Rojmin anlaşılmadığını hissettiren tuhaf bir hava sezinler. Susarlar.

Gözleri gören Nika, Oni ile sohbete başlar:
 “Of ya, karanlık bir gece ve yiyecekler, çöpler her yere saçılmış. İnsanlar da renk renk boyanmış, karmaşa yaratıyor bunlar bende. Ama sen tabi bunları göremiyorsun. Hayatınız zor olsa gerek, görmemek yani…”

 Oni: “Huzuru, barışı ve birliği yaşamaya geldim buraya. Ben görebiliyorum ki her şeyi.” Nika merakla: “Nasıl görebilirsin ki, ne görebilirsin ki?”

Oni: “Yüreğimi gülümseten bir hava var, farklılıkları keşfetmenin sevinci dolaşıyor etrafta, şarabın lezzeti daha bir büyülü. Nasıl gördüğüme gelince, içimle görüyorum başka görmek için neye gerek var ki? Çocukken annem okumuştu bana, Mevlana diye biri demiş ki ‘Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun.”

İkisi de susarlar değişik duygular içinde.

Bir çocuklar konuşmaya bile ihtiyaç duymadan birbirlerine sarılıp, bildikleri şarkıları beraberce keyifle söyleyip, ateş etrafında dansederler özgürce.

Parti biter, insanlar kendi düşünceleri ile baş başa ayrılırlar.

Ertesi gün gözleri görenlerin gazetelerinde şunlar yazmaktadır:
‘Yasaları koyanlar haklıymış, bizler farklıyız ve anlamıyoruz birbirimizi. Ortak yaşam, hayatı zorlaştırır. Onların konuşmaları çok tuhaf, rahatsız edici, paylaşamadık hiç bir şeyi ve çok sıkıldık. Sınırlar kalmalı dünyalarımız arasında.’

Gözleri görenlerin gazetelerinde yazanlar ise:
Sınırlar yıkılsın istiyor halkımız, geçmiştekiler hata etmişler bizi ayrıştırarak. Farklılıklarımız bizi zenginleştirir ve ne çok şey varmış öğreneceğimiz birbirimizden. Çok güzel bir geceydi’

İki şehrin dışında yaşayan bir gözü gören bir gözü görmeyen insanların deli, kendininse kendine bilge dediği Ahribar, olanları düşünür, yazılanları okur ve kedisi Myra ile konuşmaya başlar:

“Söyle sevgili  Myra, bunlardan kimin gözü kör ha, hay bu ayrılık, yabancılık tohumunu çocuklarımızın içine ekip bu günümüzü oluşturanlar, eşekler tepsin emi sizi. Ah be Myra’cım bir düşün,(bu sırada kedicik de düşünür gibi gözlerini kısıp bilgeye bakar) şimdi önünde perde olan bir camdan dışarıyı seyrediyorsun, perdeden artık ne kadar görebilirsen. Biraz perdenin kiri, biraz soluk güneş, şekilleri seçilmeyen bir dünya ha…Ah be, kaldırsana gözündeki perdeyi, Myra açsana camları, kafanı çıkarsana dışarı ve içine çeksene hayatı, ışığı. (Kedicik, mırmır keyifle yürümeye başlar). Ruhuna açılan pencereyi açmadan, seyredersen alemi işte böyle görürsün dedeninkini” deyip sinirle ayağa fırlar ve donunu indirip kıçını kediye doğru sallar. Myra, korkuyla Ahribar’a tıslar ve kaçar.

Ve Ahribar böyledir işte bir bağırır bir güler bir de şimdi olduğu gibi hiç olmadık bir zamanda ağlayıp şiir okur:

Beyhudedir bakış,
Özden geçmezse akış.
İçinden ayrıysa gözlerin,
Olur bu kendinden kaçış.
Beyhude bu bakış,
Değilse ruha varış,
Gönle ince ince nakış.