Gene geçmişin hangi dehlizlerinde geziniyorsam, çocukken arkadaşlarla birbirimize sorduğumuz bir soru takıldı aklıma bu aralar: ”Baktığın var mı kız?”

Bu “bir sevdiğin var mı” anlamınaydı… Ya bizi isteyecek birine aracılık eden büyükler sorardı bunu bize, ya da biz –meraktan, öyle laf olsun diye- arkadaşlarla birbirimize…

Bakardık her şeye olduğu gibi aşka da o vakitler; küçüktük çünkü biz, yaşadığımız yer kadar küçük…

Gönlümüze, tül perdelerin ardından bakarak, yoldan birini seçer, kendi kendimize aşık olurduk.

Öylesine önemliydi ki bu; seçilen artık dünya ahret eniştesi olmuştur diğer kızların, o kadar ki, “ona yan gözle bakanın kellesi tiz elden vurula!”

Sanki hayatlarımızın dizi filmleriydi onlar; pembesi beyazıyla bitimsiz soap operalarımız bizim! Bütün işler onların yoldan geçiş saatlerine göre çabucak yapılır bitirilir, koşa koşa; teras, balkon, bahçe, cam, neyse kurulacağımız yer oraya geçilir, ekran karşısındaymış gibi çekirdek çitleyerek, kıkırdanır, yoldan geçmeleri beklenirdi…

Bazılarımız daha da komiktik; bacak kadar boyumuzla, mesela on yaşında bile değilken, akşam üzerleri onları bize getiren –tabii ki onlar bizden büyük, şehirde okuyan delikanlılardı- körfez vapurunun geldiğini görmek için sokağı boydan boya koşar, vapuru görünce de derin bir oh çekerek evlerimize dönerdik huzurla… 

Asıl sevimlisi de; koskoca insanlar olduk, bu seçilmişlerin hala bizden haberleri yoktur!

Leyla ile Mecnun’lar, Ferhat ile Şirin’ler, Yusuf ile Züleyha’lar… Bunlarla, yani aşkı en çok ulaşılmadığında aşk sayan, kavuşmak için an ve an sabrı ören kahramanların masallarıyla büyütülmüş tuhaf ama ne de hoş bir kuşaktık…  Ve her şey o yüzdendi!

Belki de şimdiki aşklarımızın bazısını içimize gömerek, sessiz sedasız, kendi halimizce yaşamamız da bundandır?

”Baktığın var mı?” sorusu ne kadar da eski şimdi! Hatta belki de kimileri için karşılığı bile olmayan, köhne bir soru?

Çoktandır, “Çıktığın? Flörtün? İlişkin var mı?” ya bıraktı yerini o –hakikaten- şaşılası, romantik soru…