Doğum günü eğlencelerimden dönüp de dişlerimi bile fırçalamadan yatağa serildiğim geçen gece bir rüya gördüm. Aynı gecenin devamında kapı çalınıyor, açıyorum, karşımda lise sevgilim. “Ben şahsen kutlamak istedim” diyor. “Yorgunum, uykum var” filan diye ağzımda bir şeyler geveliyorum ama yıllar olmuş biz görüşmeyeli, hoşuma da gidiyor o günü de, evin yolunu da hatırlıyor olması. Özlemişim herhalde oturup konuşmak istiyor canım. Böylece yan yana kanepeye yerleşiyoruz ve günün ilk ışıklarına kadar sohbet ediyoruz. Konuşacak çok şeyimiz varmış meğerse…

Uyandığımda içimde bir sıkıntı. Hem tanıdık, hem uzak. Ilık ılık güneş Marmara denizi açıklarında dans ediyor. Bu sabah ne yapsam acaba diye içimi yokluyorum. Tanıdık ama uzak sıkıntıdan başka sinyal gelmiyor. Hava, içime taş çıkarırcasına işveli ve güzel. Kimselere rastlamak, konuşmak, sosyalleşmek zorunda kalmasam… Ne yapsam? Dalgın dalgın arabama biniyorum. Üniversite son sınıftan beri aynı arabayı kullanıyorum. Türkiye’de olmadığım zamanlarda köşesinde yatıp beni bekleyen canım atım, Daihatsu Feroza’mın her mevsim içi bir başka kokar. Direksiyonun başına geçtiğimde kokusu ile bana nereye gideceğimi bildiriyor.

Boğaziçi Üniversitesi’ne.
Sahiden mi?
Yedi yıldır uğramadım yurduma ama?
Bir gören olur, nasıl da gittin insafsız, böyle bırakılmaz ki derlerse?

Ben okula değil de Bebek’e gitsem? “Yok” diyor koku, “Boğaziçi’ne gitmen lazım.” Sonra zaten Gayrettepe’den Boğaziçi’ne giden yolu otomatik pilotta gidiyor. O kadar alışık. Üniversiteden içeri bile giriyor. Bekçiler beni değil camdaki eski amblemi tanıyorlar. Mühendislik otoparkına park edip, seke seke çimenlere iniyorum. Saatime bakmadan ortalığın tenhalığından saat on dersinin biraz önce başladığını biliyorum. Bir banka kurulup derin bir soluk alıyorum.

İçimdeki sıkıntıyı nereden tanıdığımı çıkardım. Eski Ben’e ait bir sıkıntı bu. Buraya neden geldiğimi de biliyorum şimdi. Eski Ben çağırdı yedi yıl öncesinden. “Büyüdün sanıyorsun ya, öyle kolay değil beni bırakıp gitmen” demek için…

Çünkü yakın zamanlarda bir havalara girmiştim. Dünkü resmi yaş günümden daha mühim bir gün, 20 Temmuz 2010 Yeni Ben’in yedinci yaş günüydü. Yani ilk yoga dersimin yedinci yıl dönümü. Nereden duyduysam artık, insanın hücrelerinin tamamının yedi yılda yenilendiğini biliyordum. Hatta rahmetli felsefe hocam Arda Denkel’den kalma ontoloji kırıntılarıyla “Yedi yıl önceki ben ile şimdiki beni aynı insan yapan şey nedir?” sorusuna cevap aradığım birkaç defter sayfası bile doldurmuştum. Bedenimdeki bütün hücreler yenilendiğine göre yedi yıl önceki 20 Temmuz gününde yogaya başlayan insan ile benim aramda ortak bir şey kaldı mı, yoksa kendimi bir devamlılık harikası sanmam zihnin bin bir yanılsamasından bir diğeri mi?

Üniversitenin yemyeşil meydanına karşı otururken cep telefonumu kapattım. Boğaz’dan gelip New England tarzı taş binaların arasından süzülen eşsiz ışığa bakarken yeni hayatımdan kimsenin beni o anda aramasını istemediğimi fark ettim. Hoşuma giden bir şeyler gördüğümde, hissettiğimde, sevgilimi bir sonraki İstanbul seferinde oraya götürmeyi hayal ederim. Şimdi bir sevgilim olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Aklım, bugüne dair sevdiğim/sevmediğim her şeyi iptal ediyor. Son yedi yılın yarattığı duygu, düşünce, davranış, anlayış, his kalıpları The Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi hafızamdan birer birer siliniyor. Canım kumpir çekiyor ve gidip çamurdan heykel yapmak. Arkadaşlarım derslerinden çıkıp çimenlere gelsinler, onlara gelene kadar soyut-teori bir makaleyi anlamayı bir daha deneyeyim; daha niyet ederken aklım çiçeğe böceğe kaçsın, boş vereyim.

İkinci ders biterken öğrenciler çimenlere yayılmaya başlıyorlar. Boğaziçi’nde zaman duruyor mu? Hafif çamurlu çimenler ile popolarının arasına kitaplarını koyup yere oturan öğrenciler, bıraktığım yerde hâlâ kâğıt bardaktan berbat çay içip, zavallı tostlar yiyorlar. Ceketlerini, kazaklarını çıkarıp tenlerini güneşe bırakan kızlar nedensiz gülüşüyor, tostların kokusunu duyup da koca göbeklerini sallaya sallaya gelen üç renk kedilere kucak açmakla kışkışlamak arasında kararsız kalıyorlar.

Ben de çimenlere yayılıyorum. Tam on yıl geçirdim bu okulda. Nilüfer Göle, “Ana rahmine çevirdin burayı” derdi; bir türlü çıkıp hayata atılamadığımdan. Doktora başvurusu için referans yazan hocalarımdan biri de “Defne şöyledir, böyledir ve artık hayatında bir değişiklik yapmasının vakti gelmiştir” diye yazmıştı. Şimdi olduğu gibi o zamanlarda da Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampusu öyle sakin, öyle yeşil, dışarıdaki hayattan öyle uzak ve korunaklı idi ki mezuniyet günü geciksin diye elimizden geleni yapardık. Kalenin surları içinde kalan herkesin zekâsı kıvrak, derslerden akan bilgi kaliteli, yaratıcı enerjimizin akacağı kanalların sayısı sonsuz idi.

Bu surlar içinde ilham perileri tarafından sarmalanmış hissederken kendimi, okul dışına çıkınca paramparça olurdum doğru. Bugün ruhumu sıkıştıran sıkıntı, ilk gençliğimde sık sık ziyaretime gelirdi. Hayatın Boğaziçi vahasından büyük, çok daha büyük olduğunu hatırlayıp o büyüklüğü keşfetmek için parmağımı oynatmaya dahi takati (belki de cesareti) olmayan içi boş bir cevizdim o anlarda. Mutsuz aşklar, dramalar, sonsuz sosyalleşmeler, gece hayatı, sarhoşluk, tek gecelik maceralarla yamamaya çalıştığım boşluklarımla, hayatımın sahiden de paramparça olduğunu düşünürdüm Teoman’ı dinlerken.

Sonra sabah olur, koca bir kupa sade neskafe, üç beş göz damlası ve suda eriyen aspirinden oluşan kahvaltımı edip Daihatsu’mu boğaza sürer, okulun ruhuma yaydığı tatminin ışığında önceki geceyi ya unutur ya da analizini yapmak için kızların ders çıkışına kadar rafa kaldırırdım.

O vakitler çok eğlenirdik. Kendi kör kuyumdan kendimi eğlenerek koruyordum sanki. Hayat, zevk ve ıstırap düzleminde savrulmaktan ibaret sanırdım. Biricik hikâyelerim dramalarımdı. Dengenin derinliğinden bihaber tatminsizliğimi dile getiren türküyü söyler dururdum:

Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Başka türlü bir yer gideceğim memleket
Havası ayrı hava, suyu bir ayrı su

Bazen durur kendime sorardım neydi o istediğim? Akabinde hemen “Amaaan” derdim, “bunu yarın düşünürüz. Bu gece ne yapacağız onu düşünmeli şimdi.”

Dün benim doğum günümdü. Tek bir tane bile hücresini artık bedenimde taşımadığım Eski Ben’in ruhumu ele geçirdiği saatlerde yoganın hayatıma kattıklarını bir kez daha fark ettim. Son yedi yılda girdiğim her yeni yaşımda hayat, biraz daha dolu ve anlamlı bir hale geldi, güzelleşti. Yoga yolu ile kendimle samimileşip istemediğim halde yaptıklarımı hangi ihtiyaçlarımı tatmin etmek üzere yaptığımı sorgulamaya başlayınca, mutsuz aşklar, tatsız işler, boş besinler, sarhoş geceler, tek gecelik maceralar hayatımdan elenip gitti. Geriye kalan hayat, sadece beni tatmin eden işleri yaptığım ve ruhumu doyuran ilişkileri yaşadığım hayat, her yeni yaşımla biraz daha benim oluyor. Dünyadaki otuz altıncı yılıma girerken öyle memnun, karşıma çıkan imkânlar ve insanlar için öyle müteşekkir, öyle bir ruhsal tatmin içindeyim ki, mumlarımı üflerken “her şey hep böyle devam etsin”den başka bir dilek aklıma gelmedi.

Şimdi içinde fırtınalar kopan o tatminsiz genç kız Boğaziçi Üniversitesi’nin çimenlerinden bana gıpta ile bakıyor. Benimse ona bakarken kalbim şefkat ve gururla doluyor.

Kendisi daha bilmiyor.
O kız ben olmak istiyor.
Başka türlü bir şey onun istediği.