Bir gün, bedeninizin infilak etmek üzere olduğunu fark ederseniz ve ne yapacağınızı bilemezseniz ne olur? Onun da hayatımızda bir amacı olabilir mi?

Düşüncelerimiz nerede maddeleşiyor? Niçin hastalıkları çekiyorduk ki yaşamımıza? Varlığına alışmış olabiliriz ama ya farklı bir dile sahipse?

En küçük rahatsızlık mesela baş ağrısı bile bir uyarıysa! Belki de bedenin dilini öğrenmek için kanser olmamız gerekmiyordur!

Ya yaşanmamış, durmuş şeyler deprem etkisiyle dışarı fırlarsa? Hem de bütün bedeni ele geçirerek…

Boyun travması geçirmiştim. Bu ilk ciddi rahatsızlığımdı. Bir sene sonra ikinci ciddi rahatsızlığım… Yalnız bu defa farklıydı. İlkinde hiçbir şey düşünmemiştim ama bu kez o konuşurken çok korkmuştum.

O dönemlerde, ortada sorun yokmuş gibi görünüyordu. Günlük hayatıma devam ediyordum. Bana göre, sadece düşüncelerim karışıktı.

Bir sabah uyandığımda, kendimi halsiz ve yorgun hissettim. Halsizliğim devam ederken bir şeyler de hareket halindeydi.

İşyerine geldim. Sol omzumda bir uyuşma başladı. Uyuşma yavaş yavaş tüm koluma yayıldı ve parmaklarıma kadar indi.

Beynim! Beynim de karıncalandı. Ağırlaşıyor gibiydi… Tansiyonum düştü sandım. Pek de önemsemedim. Zaman zaman oluyordu.

Uyuşma ve karıncalanma, karın bölgemden tüm bedenime doğru dağılırken iğne uçları hissediyordum her hücremde…

Ayağa kalkıp kendime gelirim düşüncesiyle yüzümü yıkamak istedim. Kalktım, küçük bir adım atabildim ama titriyordum. Duvara yaslandım.

Neler olduğunu kavrayamıyordum. Nefes alıp vermem de hızlanmıştı hatta kesik kesikti. Göğüs bölgemde bir sancının baskısı gittikçe yükseliyordu.

Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Etrafımdaki insanlar, beni daha önce böyle görmedikleri için şaşırmıştı. Aslında ben de onlar kadar şaşkındım.

“İyi misin?” diyorlardı ama konuşacak halimde yoktu, cevap veremiyordum. Onlara “iyi değilim” demeye çalışırken karıncalanan kafamı da taşıyamaz hale gelmiştim.

Ayaklarım!.. Ayaklarım ise külçe gibi, adım atmakta artık iyice zorlanmaya başladım.  Çünkü ağırlık, adım atmamı engelliyor.

İçimde, dışımda sanki bir şeyler zikzak çiziyordu ve ben takip edemiyordum. Her şey çok hızlı gelişiyordu.

Boğazım düğümlenmişti, bağırmak istiyorum ama bağıramıyordum.

Sesim çıkmıyor…

Artık bedenimi hiç kontrol edemiyordum. Bedenim, yere doğru kendini bırakıyor, düşmek üzereyim. “Düşüyorum,” derken kimse duymuyor beni. Yaslandığım duvar kayıyor. Sanki duvar, gittikçe uzaklaşıyor benden…

Yanıma yardım için koşanların sesleri iyice anlamsızlaşmaya başladı. “Anlamıyorum, gerçekten duyamıyorum sizi… Söyleyin bilen var mı, neler oluyor bana?”

Birileri beni çuval gibi taşıdı, koltukların üzerindeyim. Bedenim eğilmiyor, bükülmüyor. Kilitlenmiş ve kaskatıyım. “Dokunmayın! Dokunmayın, her dokunuş canımı yakıyor!” diye haykırıyorum ama kimse duymuyor.

Bir an tavan üzerime geliyormuş gibi. Korkuyorum, onun altında kalmaktan ve ezilmekten… Belki de yok olmaktan… O sırada ayak parmağım, çok kısa bir süre istem dışı hareket ediyor. Ayakucumdan direkt beynime hücum eden güçlü bir şeyin varlığı korkumu daha da artırıyor. Beynimin parçalanacağını sanıyorum.

Ağzım da kurumuş… “Su istiyorum, bir damla su…” diyorum, bağırıyorum ama sesim onlara ulaşmıyor. “Bir damla su, ne olur bir damla suuu.” İçim yanıyor.

Tek hareket eden gözlerim. Gözlerimle izliyor, duyuyor, konuşuyor, bağırıyor, acı çekiyorum…

Herkes panik halinde bir şeyler yapmaya çalışıyor ama nafile. Beni apar topar kaldırdılar, arabadayız. O sırada biri, “kendine gel” diye yüzüme vuruyor. Onun yüzüme vurmasından hoşlanmıyorum. “Vurma bana, vurmaaa! Zaten canım yanıyorrr,” diyorum ama duymuyor.

En yakın dispansere götürüyorlar ve sedyedeyim. Sorular soruyorlar, beni konuşturmaya çalışıyorlar. “Bana soru sormayın, sormayın ne olur? Boğmayın beni, boğuluyorum. Ben de anlamıyorum neden? Yorgunum, uyumak istiyorum sadece uyumak… Dinlenmek…” Sakinleştirici yapacaklar. Sessizce iğnenin hazırlanışını, gelişini izliyorum. O küçücük iğneden bile korkuyorum ve tekrar canım yanıyor.

Gözlerimden yavaşça yaşlar akmaya başlıyor. Ve bir şey çalkantılı bir şekilde o düğüm düğüm olmuş şeyi aşarak dışarı fırlıyor.

“Anneee, yardım et anNEEE, ÖLÜYORUMMM, KURTARRRRRRR BENİİİİİİİ.” Hıçkırıklara boğuldum.

Bir süre sonra bedenim yavaş yavaş çözüldü, alamadığım nefesi çığlıkla aldım ve bir bardak su geldi.

İkinci gün biraz daha iyiydim. En azından öyle düşünüyordum. Ayakkabımı bağlamak için eğildiğimde kuyruk sokumunda bir sancıyla yere yapıştım. Çığlığıma geldiler, kaldırmaya çalıştılar ama hayır ayaklarımı hareket ettiremiyorum. Çünkü belimden aşağısı tutmuyor, yürüyemiyorum. Bu sefer öyle büyük bir korku sardı ki içimi “ felç mi geçiriyorum?” diye düşünüyorum.

Ambulans geldi, hastaneye götürdüler. Doktor, beynimde su toplanmasından şüphelendi. Omurilik çevresinden sıvı alındı. Ne olduğunu anlamak için filmler çekildi, tahliller yapıldı. Tahlil sonuçlarında hiçbir sorun çıkmadı. Ama bir haftayı yatakta geçirdim. Birilerinin yardımı olmadan da hiç bir şey yapamadım.

Bu rahatsızlık, adına halk dilinde “sinir krizi” deyip çoğu kez geçiştirilen şeydi. Hem doktorlar hem de kişiler açısından. Oysa çok ağır yaşamıştım.

Nedenleri için, kimisi “Depresyon,” kimisi de “Belki anlaşılmayı bekleyen bir bedene sahipsin,” dedi. Bazıları da “Çok düşünmeee, boş verrrr, takma kafanaaa, keyfine bak.”  Ben, ilk ikisini dikkate aldım.

O gün, anladım ki doğuştan sahip olduğum bu beden, tepkileri anlaşılmaz gibi olsa da konuşuyordu.

Dışarıdan her şey normalmiş gibi görünse de içeride bir şeyler ters gidebiliyordu.

Bedende de her düşünce, soyuttan somuta geçerken kendine uygun yeri buluyor ve vücut direnci nerede düşükse orada sinyallerini veriyordu.

Bir, iki, üç, … Anlayana kadar!

Bu, onun kendi dili ve uyarı yöntemiydi. Kendini anlatma yolu… “Bana çok yüklendin, artık yükleri anlama ve boşaltma zamanı. Eğer sen yapamıyorsan ben korkutarak veya hastalık yaratarak yaparım!” demenin farklı bir yoluydu. Yoksa buUUMMM!..

Bedenim, farkına varamadığım şeyleri yaşadıklarıma benzer ya da farklı şekillerde dışarı çıkartmaya veya atmaya çalışacaktı. Böylece gerçek soruna odaklanmamı ve tanımamı sağlayacaktı. Neler biriktirdiysem…

Bu olayı, bir tecrübe olarak düşündüm.

O, yaşadığım sürece benimleydi. Bana ait ve sinyallerini vermeye devam edecekti. Görmezlikten gelemezdim.

Onunla işbirliği yapmanın önemini kavradıktan sonra zorlu bir sürece girdik. Bu süreç, hatta hastalıklarım bile bana göre, benim iyileşme sürecimdi.

Sonraki yıllarda ne şekilde olursa olsun hastalanmaktan hiç korkmadım. (Tek korkum, onu anlayamamaktı.) Onu adım adım takip ettim.

Onu takip etmek, hem düşüncelerimin hem de ruhumun kapılarını açtı.

Araştırmak ve öğrenmek ise yıllarımı aldı ama olsun yine de ona minnettarım.

Farkına vardım ki o, hem çok zeki hem de çok güçlü.

Zihin, beden ve ruh, ayrılmaz üçlü, hepsinin de yolu farklı…

Üçü dengede olacak ki sağlıklı olabilelim. Çünkü biri, diğerlerini hep etkiliyor…

** Eğer bedeniniz sizin içinde önemliyse, Louıse L.HAY “Düşünce Gücüyle Tedavi-2” adlı kitabından faydalanabilirsiniz.