İçimdeki küçük kız ile karşılaşmam, hayatımı yeniden sorgulamama neden olmuştu. Onu ve beni çaresiz hissettiren korkularla, anladım ki hep yüzleşecektim. Ama korkuyorduk işte, her bitiş ya da başlangıç içimizdeki derin yaraları kanatıyordu farkında olmadan…

Geçmiş, ahtapotun kolları gibi tüm benliğimizi sıkarken, kırılan her parçam takipte, kopan her parçam ise bütünleşmek istiyordu.

Yaşadığım belirsizlik, derin bir deniz gibiydi, kaybolmuşluğu, tekrarları ve acıyı hep canlı tutan. Adım atmak… İçimdeki küçük kız ve kendim için… İnanmak ve güvenmek… Hayata, kendime ve Tanrı’ya…

Yönümü bilmiyordum. Geleceğe güven sarsılırken ve inanç yitirilmişken, yön kaybına uğramamak imkansızdı.

Aylarca düşündükten sonra kendimce bir yol bulmuştum. İlk kez, daha önce hiç bilmediğim, tanımadığım bir yere gidecektim ve yaşayarak öğrenecektim.

Korkmama rağmen bu, kendime ve hayata bir meydan okumaydı. Hayatın içinde, farklı şekilde kendimi deneyecektim. Nelerle karşılaşacağımı bilmeden…

Yaşadığınız şehirde farkında olmasanız da alışkanlıklarınız vardır. En azından oturduğunuz ev, tanıdık insanların varlığı, iş yeriniz, işiniz, arkadaşlarınız, aile üyeleri vs. size bir şekilde güven verir ya da öyle hissedersiniz. Oysa bir başka şehirde bunların hiç birine sahip değilsinizdir. Hem tek başına hem de savunmasızsınızdır.

Bilmeseniz de bir şey sizi, bir yere doğru çeker. Nedeni ise sonradan ortaya çıkar.

Haritayı elime alıp baktığımda gözüme ilk ilişen yer Bursa’ydı.

Adı, belirsizlik olan geleceğe doğru adım atmaya hazırdım.

1.Gün

Bileti alıp bir numaralı koltuğa oturduğumda, “Belirsizlik yolculuğuna ilk çıkanlardan biri miyim acaba?” diye düşünmeden edemedim.

Otobüse bindiğim andan itibaren bütün sorular kafama hücum etmeye başladı. “Eee yola çıktın, şimdi nerede kalacaksın, kime gideceksin, yalnızsın, başına kim bilir neler gelecek? Ne cesaretle yola çıktın? Kime güveniyorsun ki?” Sürekli yanlış bir şey yaptığımı hissettiren cümlelerdi bunlar.

Ne kadar çok şey geçiyordu zihnimden… Sadece düşüncelerimi dinliyor cevap vermiyordum.
 
Bulunduğunuz şehirden uzaklaşırken yeni bir yolculuğun içinde daha dikkatli ve gözlemci oluyorsunuz tıpkı küçük bir çocuğun yeni şeyleri keşfi gibi. Tüm dikkati, etrafta olan bitenlere yöneltiyor ve aslında “nereye gittiğin değil ne yaşadığın önemli” dercesine korku ve heyecanın keyfini iç içe yaşadığınızı fark ediyorsunuz.

Bursa’ya giderken tek bir şehirden geçtim o da Eskişehir. Eskişehir’den ayrılırken Tanrı’ya “eskiye ait yüklerimi hafifletmesi için” dua ettim. “Yeni bir yere gitsen de eskilerden geçmek zorundasın demek ki… Geçmiş her an bizimle, ister elimizle itelim, ister duymazlıktan gelelim istersek de yok sayalım ama geçmiş bizimle. Bu yolculuğa çıkma nedenim, geçmişten gelen o küçük kız değil miydi?”

Dikkatim yoldaydı, gidenler dönenler, bu hep böyleydi belki de ama o an farklı geldi. Bu yollar bizi istediğimiz yere götürüyor sonra başlangıç noktasına geri getiriyordu. Geri döndüğümüzde ise aynı kişi olamayacağımızın farkına varıyor olamaz mıydık?

Yolda bir kaza olmuştu, yanından geçip gittik. Bir kaza ile karşılaşsan bile üzülmekten başka yapacak bir şeyin olmuyordu.

Demek ki bu bir kuraldı ne ile karşılaşırsan karşılaş belki de herkes kendi yolunda yürümek zorundaydı.

Mola yeri Ömür, ne güzel bir isim, “yaşam ya da uzun uzun emek vermiş olmak” anlamına geliyordu. Sanki büyük bir yaşamın izlerini taşıyordu bu mola yeri. Hayranlıkla etrafıma bakındım. Her şey özenle seçilmişti. Oraya giren kişinin kendini özel hissetmesi kaçınılmazdı. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamamıştım. Ve buradan ancak bir tatlı yenilebilir diyerek kestane şekerlerine koşmuştum.

Normal yaşantımızda da durup düşünme anına gelene kadar zamanın nasıl geçtiğini anlayabiliyor muyduk? Acılarla ilerlerken kendimize bir tadımlık mutluluğu layık görebiliyor muyduk?

Otobüste düşüncelerle uğraşırken bazen anlık yola baktığımda, kısa yazılar dikkatimi çekmişti. Nedense onları not almaya başladım. Temelli, Kaymaz, Yavaş Girin-Yavaş Çıkın, Yeşiltepe, Kısmet, Olay…

Yolda bunların ne anlamı olabilir diye düşündüm. Kelimeler tek başına belki bir anlam taşımayabilir ama ya yana geldiğinde? 

Sağlam, kaymayan ve daima sizinle olacak bir temele, yavaş hareket ederek başlamak, huzurun kısmetinizde olduğunu, büyük bir olayın başladığını yine de yavaş hareket ederek dönüşe hazırlanmanız gerektiğini söyleyebilir miydi bu kelimeler?

Arka koltuktan 4-5 yaşlarında bir kız çocuğunun annesiyle konuşmalarını duydum, büyümüşte küçülmüşlerden… Sohbet etmek istediğimde minik kızla isimlerimizin aynı olduğunu öğrendim. Şaşırdım çünkü ilk kez, aynı ismi taşıyan biriyle karşılaşıyordum. Hem de içimdeki küçük kız için çıktığım bir yolculukta… (Büyümeden önce çocuklar, farklı ama birbirlerine benzer, doğal, masum ve meraklıdırlar.) O an, çok etkilendim. Onu hayranlıkla izlerken, “Ne çok soru soruyor, sanki her şeyi bilmek istiyor,” diye düşündüm.

Demek ki susmayı ya da sessizliği sonradan öğreniyoruz! İçimdeki küçük kız da bu ufaklık gibi her şeyi bilmek istiyor ya da bu güne kadarki sessizliği bozmaya gelmiş olamaz mıydı?

İçinizdeki küçük kız gibi karanlıkta kalmış ve bu güne kadar kendinizi bir yere ait hissetmemişseniz büyüseniz de karanlık, sizi hep ürkütür. Hava kararmıştı! Bursa’ya gelmek üzereydim. Akşamın karanlığında, güvenli bir yere ihtiyacım vardı. Kalacak yer önemli bir sorundur bilmediğin yerde ama bunun imkansız olmadığını fark edersin. Bunu bu yolculukla anlayacaktım.

Karanlıkta olsanız da size uygun, güvenli bir yer mutlaka vardır.

Birilerine uygun bir yer aradığımı söylediğimde Eski Fakülteler’de inmemi, Eski Garaj’dan dolmuşa binip oradan da Heykel adlı semte gitmemi söylediler.

Neden bu kadar eskilerle karşılaştım diye düşündüm. Eskişehir, Eski Fakülte, Eski Garaj. Ve Heykel. (Ortaya emek ve şekil vererek bir şey çıkarmak zordur değil mi?)

Kalacağım yere gidiyordum, merdivenleri çıkarken bir türbe ile karşılaştım, Okçu Baba Türbesi. Bir anda önüme bir türbenin çıkması bana tuhaf geldi. Biraz ilerlediğimde merdivenle aşağı inilen küçük ama şirin, ev yemekleri yapılan bir cafe dikkatimi çekti. İsmine baktığımda o daha da ilginç geldi. Saklı Bahçe!  Yukarı çıkan merdivenler ve bir türbe, merdivenlerle aşağı inilen saklı bahçe…

İçimizdeki merdivenler de öyle değil miydi? Yukarı çıkarken yükselişe, aşağı inerken düşüşe geçmiyor muyduk?

Kalacağım yere gelmiştim. Odaya çıkıp eşyalarımı bırakırken acıktığımı fark ettim. Yemek salonuna indiğimde salonun, bayram nedeniyle süslenmiş olması, görevlilerden başka kimsenin olmaması ve o an etrafa yayılan müzik sesi dikkatimi çekti.

Sanki her şey özellikle ayarlanmış, benim için hazırlanmış ve kutlama yapılıyormuş gibiydi. Bu beklenmedik ortam karşısında şaşkındım. Bir masaya geçip yerime oturduğumda, siparişi verirken heyecanlanmıştım. Sonra, bir isteğimin olup olmadığını bekleyen görevliye, beklememesini söylediğimde verdiği cevap direkt yukarıdan gelen ve gözlendiğimi hissettiren bir cümle gibi gelmişti.

-Bu, şefin emri. Siz burada (!) olduğunuz sürece ve bir ihtiyacınız olur diye sizi beklemek zorundayım. Size hizmet vermekle sorumluyum, burada beklemem ve ayrılmamam gerekiyor.

O an görevlinin, benim bu dünyadaki tanımadığım meleklerden biri olduğunu düşündüm. Sözleri, bana bir şeyi hatırlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Sanki burada beni karşılayan, kucaklayan hatta orayı kaplayan bir şey vardı… Bir şey dalga dalga dokunuyordu bana. Yalnızdım ama aslında yalnız değildim! Birileri ya da bir şey tarafından korunduğumu hissettim. (Farklı bir huzur ya da güven duygusu desem de anlatabileceğimi sanmıyorum.)

O an tarifsiz bir duygu sardı tüm benliğimi, gözlerim yaşarmıştı. Sadece “Tanrım burada olduğunu biliyorum, teşekkür ederim” diyebildim. Belirsizliğin tadını almaya başlamıştım. Güvende olduğunuzu hissettiğiniz anda artık korkmanızı gerektirecek bir şey kalmıyordu.

Odama gittiğimde bir süre sonra tatlı bir yorgunlukla uykuya dalmışım. Gece bir rüya gördüm. Rüyamda, değişmekten söz ediyorlardı. Büyük bir yazıt varmış ve ben onu baştan sona okuyarak en sondaki cümleye geliyordum. Kısa bir cümleydi ve çok netti.

“Kadim değiştirildi.”

Yaşadığım hayattan, çok keskin bir dönüş yapmaya başlamıştım. Eskiye ait bir şeyler artık farklılaşıyor muydu?

2. Gün

Sabah kahvaltımı yaptıktan sonra anahtarı verirken odayı boşaltmamı söylediler. Nedenini sormadım.

Demek ki burada fazla durmam gerekmiyordu. Dün, bugün ve yarın… Üç gün sürecekti demek ki bu yolculuk. Geçmişin içinden geçecektim, bugünün farkına varacaktım, yarına güvenle ilerleyecektim…

Dışarı çıktığımda Okçu Baba Türbesinin hikayesini merak ettim. Karşıma genç, yaşlı kim çıkarsa çıksın sordum ama hiç kimse hakkında bir bilgiye sahip değildi. Onun orada olduğunu biliyorlardı ama hakkında hiçbir bilgi yoktu.

O an kendime, “Senin de adını biliyorlar ama hakkında bir bilgiye sahipler mi?” dedim gülerek.

Peki ya hayatta, gerçekten insanlar birbirlerini tam olarak tanıyıp anlayabiliyorlar mıydı? Adımızı biliyorlardı ama ya yaşadıklarımız? Öyleyse artık beni tanımıyorlar, anlamıyorlar diye üzülmeye gerek yoktu.

Koza Han diye bir yere geldim. Mağazalara dışarıdan bakıp geziniyordum ve handan çıkmak üzereydim. O sırada bir genç çocukla göz göze geldik ve gülümsedi. Hani, sanki daha önceden tanıyormuş gibi hissettiğiniz insanlardan. Ben de güldüm, sadece “hoş geldiniz,” dedi. Bende,

– Merhaba, size tek bir soru soracağım eğer cevap verirseniz söz sizden alışveriş yapacağım, dedim ve kabul etti.

Hemen sordum,

– Okçu Baba kimdir?

O da bildiği kadarıyla Okçu Babanın, büyük bir savaşçı olduğunu, savaş zamanında Uludağ’dan şu an türbesinin olduğu yere attığı okla ünlü olduğunu, okun düştüğü yere türbesinin yapıldığını anlattı.

Savaşçı?!… Acaba ben de hayata ve kendime karşı bir savaşçı olabilir miydim?

Sohbetin devamında da ipeğin Çin’den sonra Bursa’ya kadar geldiğini daha ilerisine gitmediğini, bu şehrin evliyalar, türbeler ve camiler şehri olduğunu ve en önemli türbelerin, Yeşil Türbe ile Emir Sultan Türbesi olduğunu ve oralara kesinlikle gitmemi söyledi. Ben de sözümde durdum, oradan alışverişimi yaptım ve ayrıldım.

Bilgi kendiliğinden veriliyordu ve bu bilgiyle bir yerlere doğru yönlendiriliyordum.

Yeşil türbeye gittiğimde, o yeşilliğin içinde dua edip tam ayrılacaktım ki bir an, içimden soru sormak geldi ve gözlerimi kapadım. ”Tanrım, burada ne için bulunuyorum, bilmem gereken nedir?”

İkinci kez sorduğumda sanki yerin hareket ettiğini daha doğrusu bir dalgalanmayı hissettim. İrkilmedim desem yalan olur. Gözlerimi açtım ve etrafıma bakındım, başka hissedenler de var mı diye ama yoktu, duasını bitiren gidiyordu. Tekrar sorduğumda yine aynı şey oldu.

Bana bir cevap gelmişti ama anlayamamıştım. Cevap alabilmem mümkün müydü?!..

Sonra Emir Sultan Türbesine doğru yola koyuldum. Türbeye yaklaşırken mezarlığın yanından geçtim. Türbe, avlu içinde ve kapalı bir yerdeydi. Türbenin önüne geldiğimde, duamı ettikten sonra orada da aynı soruyu sorma ihtiyacı duydum. “Tanrım bilmem gereken nedir?” Bir ses duyar gibi oldum ama anlayamadım. Tüm benliğimle gelebilecek sese odaklandım. Anlayamadığımı söyleyerek tekrar sordum ve sanki gelen cevap içimde yankılandı. O kadar güçlü bir sesti ki bu, tüm bedenim sarsılırcasına titredi. “YAŞAM!” “Yaşam mı?” diye sordum tekrar. O ses sadece,”YAŞAM” dedi.

Aradığım, bilmem gereken cevap bu muydu?

YAŞAM!

Demek ki belirsizlik, yaşamdı.

Yaşamın kendisi, belirsizlikti. Belirsizlik ve yaşam ise Tanrı’nın yoluydu. O’na güvenmek ise büyük bir inançtı. İçimde bu bilinci ve inancı yaşatmam gerekiyordu, ne olursa olsun BELİRSİZLİĞE GÜVENMEK!..

Oradan ayrılırken bulunduğum yerden epey uzaklaşmıştım. Türbenin ilerisinde de bir yol vardı. Oradan devam ederek ana caddeye çıkabileceğimi düşündüm. Orada bulunan bir güvenlik görevlisine, ana caddeye nasıl gidebileceğimi sordum.

– Buradan ana caddeye çıkamazsınız, bu yolu takip ederseniz dağlara tepelere çıkarsınız. Geldiğiniz yolu takip edin.

En son gidebileceğim yer, türbenin, mezarlıkların bulunduğu yerdi. Türbenin (ölümün) ilerisindeki yollar dağlar, tepelerdi…

Güvenlik, beni uyarıyordu! Geldiğin yola geri dön!

Bu, tekrar yaşamın içerisine geri gönderiliyorum, demekti. Gerçekte de böyle değil miydi?…

En son gideceğimiz yer ölüm değil miydi? Ama oraya kadar aldığımız yol da yaşamdı. Yani yaşamı ve yaşadıklarımızı seçme şansımız vardı.
Seçim şansımızın olabildiğinin farkına varmak, ne büyük bir ödül!

Akşam gördüğüm cafeye gittim. Saklı Bahçe, bir yer bu kadar mı sevimli olur, bu kadar mı sıcak ve samimi? Ev yemeklerini isterken yaşadıklarımı düşündüm…

Benim saklı bahçemden de küçük bir kız çıkmıştı. Bir giz gibi, bir sır gibi… Belki gerçek evimde (Tanrı’nın evinde) olmanın ve hayattaki diğer lezzetleri (evimizin yemeklerini) tatmanın zamanı gelmişti artık…

Ve onun da aradığı, sıcaklık ve samimilik hatta kucaklanmak değil miydi?

Onu düşünürken kendimi, ellerim çapraz omuzlarımdan kucaklar gibi gülümserken yakaladım.
 
Önüme çıkan her şeyin, bir anlamı olduğunu fark etmeye başladım. Bunlar sanki bir bütünün parçaları gibiydi ve bir araya getirmem gerekiyordu. Ve biri bunlara “dikkat et” demişti, ta en başta.

Odama geldiğimde, bilmediğim bir yola girmenin o kadar da korkunç olmadığını, kalacak ve güvenli bir yeri bilmediğim yerlerde de bulabileceğimi, en önemlisinin de yaşamı seçmenin, planlarla değil hayatın kendi sürprizlerine açık olmakla gerçekleşebileceğini ve hayatın gerçekten de mucizelerle dolu olabileceğini anlamanın huzuruyla uykuya daldım.

Rüyamda, sanki bir “denge” oluşturuluyor ve bir tarafta “anlayış” diğer tarafta “sabır” olmalı diye söyleniyordu. O sırada bu ikisinin önemli olduğunu biliyor ve hissediyordum.

Gerçekten de hayatta, bakış açısı ve sabretmek önemli değil midir?  Bunlar dengeye oturunca gelişmenin tadını almıyor muyuz? İçimizdeki dengenin yolu, kendimize ve olaylara bakışımızdan, anlayış ve sabırdan geçmiyor muydu?! Her şeyin kendi zamanı olamaz mıydı?

3.Gün 

Artık dönüş zamanıydı.

Hazırdım yaşamın içindeyken yine yaşama atlamaya…

Güvenin ve huzurun kalbime yavaş yavaş girmesini, bu yolculuğun tüm detaylarının beynime ve yüreğime kazınmasını diledim. Yola çıktığımda tek  tek gelen o kelimeler, cümleler olarak önüme çıkmaya başlamıştı.

Afet durumunda çadır kurulacak alan. Tarladaki bitkiler için ihtiyacı kadar su kullanınız. Bazı şeylerden asla vazgeçilmez!

Sarsıntıyla, aniden ve benim dışımda gelişen durumlar karşısında, bu yolculuğu unutmayacaktım.

Belirsizliğe güven!

Susuz yaşam düşünülemez.

Su, duygular gibi değil miydi? Fazla ya da eksik yaşananlara dikkat etmeliydim belki de. Çünkü fazla su çürütür, eksik su ise kurutur. İhtiyacım olanı bulmalıydım. Ve en önemlisi, kendimden, içimdeki hazinemden asla vazgeçmemeliydim.

Eskişehir’den tekrar geçerken, havada o kadar çok kuş vardı ki, ama içlerinden biri hem diğerlerinden farklı renkteydi hem de farklı yöne doğru uçuyordu.

İçimden, “Bu kuş ben miyim acaba?” derken üzerinde kocaman EVET yazan bir reklam panosu çıktı ortaya….

Bulunduğum şehre geldiğimde, tekrar kelimeler ortaya çıkmıştı.

Yavaş, Nobel, Özgürlük Yolcusu, İpek…

İpek yolu, uzun bir yoldu!.. İpek yolunda özgürlük yolcusu iseniz kendinizle barışı sağlamak için, adım adım ilerlemeniz gerekmiyor muydu!?
 
Bunlar birer tesadüf olabilir miydi?

Henüz yolun başındaydım ve yorum için erken olduğunu düşündüm. Bu, ilkleri yaşadığım farklı ve özel bir yolculuktu. Büyük bir tecrübe yaşamıştım ve bunu benden kimse alamazdı.

Hayatın içinde binlerce ipucu ya da işaretler… Bir ses, bir görüntü, bir rüya, bir müzik, bir kelime, bir cümle, bir insan… Daha sayamadığım bir’ler, birer ipucuydu. Bir şey sizi gitmeniz gereken yöne, aracılar kullanarak gönderiyordu. Bunlar Tanrı’nın işaretleriydi. İşaretler ise bu yolculukta fark ettiğim özel bir bilgiydi. Biliyordum ki bundan sonraki yaşamım eskisi gibi olmayacaktı ve ne kadar yeni tecrübe edinirsem edineyim galiba hep eskilerden de geçmek zorunda kalacaktım.

Bir gün geçmiş donduğu yerde tümüyle çözülene kadar…

Eve geldiğimde o küçük kızın fotoğrafına bakıp birden, “Güneşim benim” dedim ve öptüm.  O günden sonra o küçük kızın adı artık “GÜNEŞ” oldu. O, karanlıktan aydınlığa çıkmaya çalışan, küçük ama güçlü bir ışıktı. Anladım ki hayatıma küçük bir ışık giriyorsa artık karanlıkta kalmam imkansızdı!

Bursa’nın plakası, her önüme çıktığında bu yolculuk tekrar tekrar içimde yaşanacaktı. Bir ses bana, “Belirsizliğe güven, Tanrı seninle” diyecekti.
Ve bu yolculuk, diğer yolculuklara çıkmam için çok büyük bir güç olacaktı.

Sizin de ipuçlarınız gittiğiniz yol üzerinde…

Yolunuzun aydınlanması dileğiyle…