Belirsizlikten korkan ben, bu korkuyu yenmek için bilmediğim yerlere yolculuk yaparak, kendime bir yol belirlemiştim. Bu yolculukların beni neye hazırladığını hiç bilmiyordum, sadece kendimi deniyordum ama bir gün kısık bir ses, “Git, oraya git,” demeye başladı.

Orası, yıllardır gitmediğim, unutmak isteyip de unutamadığım, beni ürküten bir yerdi. Önce bahaneler yarattım, “Ne işim olabilirdi orada? Yıllar geçmişti… Görmek istediğim kimse de yoktu! Hem gidip ne yapacaktım ki?…”

Aynı dönemlerde, diğer belirsizlik yolculuklarımın sesleri de artmaya başladı. İlk yolculuğum Bursa, “Belirsizliğe Güven!”, ikinci yolculuğum Amasra, “Her Yolculuk Farklı!”, üçüncü yolculuğum Kastamonu, “Tanrı Seninle, O’nun Yoluna Güven!” derken, tüm bu sesler, beni geçmişe doğru hazırlamaya ant içmiş gibiydi.

Sonra o kısık ses gittikçe güçlendi. Ve bir gün, içimden dışarı fırlarcasına, “GİT, ORAYA GİT!” dedi.

Gidecektim.

Bu, geçmişe ait ilk yolculuğum olacaktı. Bir kavşak(!) olan Afyon’dan geçip, küçük ilçesi Dinar’a gidecektim. 24 yıl sonra…

Bu kavşak, unuttuğum ve unutmaya çalıştığım birçok şeyi tekrar hatırlatacaktı.

1. GÜN

Sabah kalkıp yüzümü yıkarken, midemde hafif bir bulantı vardı ve elim ayağım titriyordu. Korku, peşimi bırakmıyordu. Derin bir nefes alarak, “Tanrım, bana yardım et. Bilmem gerekeni göster. Eğer birilerini affedeceksem bana bu gücü ver,” derken otobüsteydim.

Birkaç yıl önce (1995 yılında), içimde o depremi tekrar yaşarken, orada yaşanan deprem ile içimde yaşadığım depremin, aynı döneme gelmesini nedense tesadüfe bağlayamamıştım.

O sarsıntıyı içimde hissederken, her iki depremin şiddeti ve yıkıcılığı benzerdi. Otobüse bindiğimde kendimi küçük bir kız gibi hissettim. Meraklı ve endişeli, ürkek ve korkan…

Otobüsten indiğimde, ilçenin eskisi gibi olmadığını gördüm. Çok değişmişti. Kendimi daha da yalnız hissederken ilk yolculuğum konuştu, “Belirsizliğe Güven!”

Kapalı olan telefonumu açtığımda gelen sesler, içimi manevi bir güçle doldurdu. Bu destekle ilerledim.

Ayaklarım beni, yıllardır burayı düşündüğümde karşısında dikilirken gördüğüm o apartmanın bulunduğu yere götürdü. Yerinde yoktu, yıkılmıştı ve yerinde başka binalar vardı. Acaba içimde de yeni binalar inşa edilmişti ve ben bunun farkında değil miydim? O anda bir huzursuzluk hissettim. Unutamadığım o gece, tekrar gözümün önünde canlandı.

14 Ekim 1978… 13 yaşını henüz bitirmemiştim, iki gün vardı doğum günüme. Annem evden ayrılmıştı, evden gideli birkaç ay olmuştu.

Gecenin karanlığında, göğsümde bir acıyla uyandım. Gözümü araladığımda karanlıkta bir karaltı, büyük bir canavar, duvar tarafında yanımda uyuyan kız kardeşimi aldı ve diğer odaya götürdü. Ne olduğunu kavrayamadım çünkü bana hiçbir şekilde yakınlık göstermeyen bu canavarın,  karanlıkta odamda ne işi olduğunu anlayamadım. Ne yapacağımı da bilemedim. Yine sarhoştu. Yorganı altıma sıkıştırdım, korkudan nefesimi tuttum. Sonra o karaltı, diğer odaya götürdüğü kardeşimin yerine, yanıma yattı. Yorgan hafifçe kalkmaya başladı, arkamda onun elini hissettim ve… Yataktan fırladım, diğer odaya koştum. Kapıyı kilitledim. Kapıyı açmamı istedi, “git buradan…” diye bağırdım. Titriyordum korkuyla…
 
Sabaha kadar uyuyamadım. O işe giderken, okuldan para istemişlerdi, tüm cesaretimi toplayıp parayı söyledim. Parayı verirken, onun yüzüne baktım ama o yüzüme bakamadı, gözlerini kaçırdı. Fikrimi değiştirdim ve okula gitmedim.

Annem, yeni eşiyle orada yaşıyordu ama bazı nedenlerden dolayı bunu bilen bir tek bendim. Onun yanına gittim, olanları anlattım. Annem çok öfkelendi. Onunla beraber canavarın çalıştığı yere gittik…

İşte orada, her şey bir anda yön değiştirdi.

Tanıdık bir şeyler aradım geçmişimden… Benden birkaç yaş küçük oyun kardeşim aklıma geldi. Nedense sadece ona ulaşmak istedim.

Büyük bir heyecanla, bir barakanın önüne geldim ve onu buldum… Kucaklaştık. Şaşkındı yaşlı genç. O zamanlar bisikletine binen bu ablanın yıllar sonra burada ne işi vardı?.. “Yıkılanları görmek için!” derken, anlatamadım, boğazım düğümlendi, gözyaşlarımı tutamadım.

İçimde yaşanan depremden kimsenin haberi yoktu, oradan uzaklaştım.

Bilemiyorum, belki de oyun kardeşimde çocukluğuma ait bir şeyler aradım.

Cadde de ilerlemeye devam ederken bir an durdum.  Ara sokaklardan birine baktığımda, o yıkılan apartmandan bir yıl önce yaşadığımız diğer evi gördüm.

Bu evi tümüyle unutmuşum. Yeni sahiplerinden izin istedim ve içeri girdim…

Orada annemle canavarın(!) birçok kavgalarından birini hatırladım. Anneme saldırdığını, annemin bağırarak odadan fırladığını… Anneme küfredişini, annemin geri dönerek, onu yere yatırmasını… Yere düşen canavarın gırtlağında annemin ayağı ve kravatını çekişini… Öldüreceğini düşünerek komşuya haber verişimi, gelip annemi götürmelerini… Sarhoş canavarın, elindeki silahı bana ve kardeşlerime doğrultarak, hiçbir yere kıpırdamamamızı yoksa bizi vuracağını haykırmasını… Üçümüzün put gibi, onun karşısında dikilmemizi… Alkollü, silahlı, kahraman edasını takınan bu canavarın, üstünün başının perişanlığı ile bunu neden yaptığını bir türlü kavrayamadığımı… Kükreyen bu canavarın bir süre sonra sızmasını ve koşarak annemin yanına gitmemizi… vs.

Oradan çıktım. Caddede ilerlemeye devam ettim. O karakolun karşısındaydım. Yıkık, dökük bir bina ve bomboş…

Canavarı şikayet etmek için gittiğimiz o günü hatırladım. Kareler biraz silik… Orada sorguya çeken de çekilen de yoktu ama… Dışarıdan boş odanın içine baktığımda birilerini gördüm. Annem, ben, canavar ve canavarın iş arkadaşlarından üç kişi.

O boş odaya bakarken kendi sesimi duydum, “Sen yatağıma neden girdin? Hatırlamıyorum deyip yalan söyleme… Benim yatağıma neden girdin, söylesene! Hayır yalan söylüyor!… Neden sabah yüzüme bakamadın?” …

Sesim o oda da yankılanıyordu ve canavarın başı öne eğikti. Annem ise “Ne istedin bu çocuktan, ahlaksız,” diye bağırırken, canavar da diğerleri de bizi duymak istemiyor… Canavar, inkar ediyor…
 
O gün, doğruyu söyleyip söylemediğimi kanıtlamak için(!) sağlık ocağına gönderildim. Çoğu kez hiçbir kanıtı olmayan tacizin, somut delilini arıyorlardı ne yaşadığımı umursamadan!

Söylediklerimin hiçbir önemi yoktu! O kağıt parçasıyla geri döndüğümüzde  bu kağıt, söylediklerimi çürütmüştü!!!

Odadan annemi çıkarıp, ”Emin misin? Annen mi öğretti bunları sana? ” diye sorarlarken, öfkem içimde gittikçe büyüdü. Gözlerimi diktim ve “Eminim. Hayır anneme ben söyledim! O adam yatağıma girdi!” diye tekrar anlattım.

O sırada bir ses, bağırdı bana, “Yatağına girdiyse bak, hiç bir şey olmamış… Utanmıyor musun babana iftira atmaya?…”

Ne demekti bu ya?.. ” Ne demekkkkkkkkkk……. Ne, ne, neeeee?… Aptallar, geri zekalılar, neden inanmıyorsunuz bana nedenn?” diye bağırmak istedim ama sustum.

Çünkü duymak ve inanmak istemediklerini anladım.

Karakolda, hemen bir senaryo hazırlandı…

Hayal dünyammış bana bunları söyleten! Bir baba bunu yapamazmış!.. Baba, böyle bir şeyi yapabilecek biri değilmiş! Yalan söylüyormuşum!

Üstelik anne, babadan ayrılmış ve ona iftira atarak intikam almaya çalışmış, kızını da buna alet etmişti!

Annemle ben, böylece suçlu durumuna düştük!.. Annem içeri girdi ve beni oradan uzaklaştırdı…

İlk kez bu yolculukta yanıma fotoğraf makinesi almıştım. O an içimden bir şey fırladı sanki… Karakolun fotoğrafını çekmeye başladım…

“BEN BU TACİZİ YAŞADIM. YAŞADIM, BEN BUNU YAŞADIM. Duymazlıktan, görmezlikten gelseniz de bana inanmasanız da ben bunu YAŞADIM.”

Bu sanki sessiz bir haykırıştı. Ve o boş, yıkık dökük karakol bunun kanıtıydı…

Yanlış olan ben değildim. Bu bir hayal ürünü değildi, taciz yaşanmıştı. Yaşanan gerçekti. Bunun, kendimden şüphelenmeme neden olduğunu bile fark etmemiştim.

Bu fotoğraflar kendime güç olacaktı. En büyük kanıtlarım… Kendi yıkıntılarımın, yüreğimin, ruhumun, bedenimin, inançlarımın hunharca katledilişinin, derin bıçak yarasının ve yaşadığım olayın gerçekliğinin belgesi… Bu içimde, uyuyan bir şeyleri uyandırmıştı. Onların inanmaması ya da reddetmesi olayın gerçekliğini ortadan kaldıramazdı.

O an ilk kez, yaşadığıma sahip çıkıyordum.

Sorgu, yıllarca kafamın içindeydi. Senelerdir kabullenemeyip, “Neden bu başıma geldi? Ben ona, kime ne kötülük yaptım da bunu hak ettim? Demek ki ben kötü biriyim!” deyip, babasına iftira atan kız damgası yiyen, yok sayılan, tek başına bırakılan, suçlanan ben…

Oysa ben, ben, ben bir çocuktum, BEN BİR ÇOCUKTUM, ÇOCUKKKKK… ÇOCUKKKKKKKK!

Doğum günlerini kutlayamamanın, doğmuş olmak ve yaşamaktan nefret etmenin, kendine iyi ki doğdun diyememenin, kendinden nefret etmenin, kendini suçlamanın, kendinden ve bedeninden uzak yaşamanın, güvende olamamanın, kabuslarla uyanmanın, ruhen hasta bir insanla aynı evde yaşamaya mecbur kalmanın, çaresizliğin, susturulmanın… Ne demek olduğunu ben bilirim, BENNNN!

Artık ne yaşadığımı çok iyi biliyorum hem de çok. Bana ödetilen ağır bir bedeldi, çok ağır! Tek suçum çocuk olmaktı, küçük bir çocuk, sadece çocuk

“Sizin büyütemediğiniz, sahip çıkamadığınız o çocuğu artık ben büyüteceğim ve gözlerinize inanamayacaksınız!” diye haykırdım.

Oturdum bir süre…

Nedense o odanın boşluğu beni birden rahatlatmıştı. Bu rahatlık, belki de inanmayanların, yalan söyleyenlerin olmamasındandı.

Beni suçlayacak kimse yoktu artık!

Oradan ayrıldım. Bir ev daha vardı. Üvey babanın evi… Tesadüfen onu yol üzerinde,  kahvede gördüm. Annem ondan da ayrılmıştı. O zamanlar, okul tatil olduğunda annemin yanına giderdik. Bizi hiçbir zaman istemeyen, yediklerimizin hesabını yapıp sonra da başımıza kakan, pis ayaklarını yıkatan, etrafa sahte gülücüklerle, hiçbir şey yapmayıp, “Bunlar benim de çocuklarım,” deyip böbürlenen, kendi yalanlarına inanan adamın…

Konuşmak istedi ama onu dinlemeye hiç niyetim yoktu. Onun bize yaptığını yaptım, onu duymadım! Üstelik boş laflara karnım toktu…

Yoluma devam ettim, arkama bile bakmadan… Ama uzaktan, yıkılmış o evi gördüm. Sadece benim yattığım odanın bir kısmı duruyordu.

Sonra kendimi bir bahçede buldum. Küçük sağlık ocağı… O gün orada ve ileride neler olacağını bilseydim, eğer bilseydim, ne olursa olsun benden izinsiz, zorla bir daha bedenime kimsenin dokunmasına asla izin vermezdim!

O küçük odayı hatırladım. Sedyede uzanmış, bedenime ne olduğunu bilmediğim ve bunun neden yapıldığını anlamadığım şekilde yapılan ilk muayeneyi… Yüzüstü yatıyordum ve hissettiğim sadece acıydı.

Evet, acı ve nefret!.. O küçük ellerimle yumruklarımı sıkarak ve gözümdeki yaşlara engel olmaya çalışarak…

Unuttuğum yeminimi hatırladım, “Yaptıklarınızın hesabını bir gün vereceksiniz!” …

En büyük bedelleri ödeyeceğimi, halkaların gittikçe büyüyeceğini bilmeden…

O anda bir ses, bir güç, bir desteğe ihtiyaç duydum. Oturdum, biraz nefes almaya çalıştım ama olmadı. Çünkü birden iki kez muayeneye gittiğimi hatırladım. Neden? Yetmemiş miydi verdikleri acı? Hatırladım, üvey baba istemişti. Yüreğimin dağlanmasına katkıda bulunan adam… Orada, sadece onu görmem tesadüf değilmiş!

Taciz yüzünden o gece annemin yanındaydım. Annem beni yanına alacaktı. Üvey baba ise açıkça,  “Senin çocuğunu istemiyorum…” demedi, bir bahane uydurdu. Bunu ben anlamıştım ama annem farkında değildi. Ya kız değilsem?! Yani o gün alınan ilk rapora güvenmedi.

Böyle saçma bir bahaneyle ertesi akşam, gece yatağından kaldırılan bir doktora daha götürüldüm. Doktor, kaç yaşında ve neden orada olduğumu sordu. Anlattım. “Yazık, çok yazık… Bunlar bir çocuğa yapılacak bir şeyler değil! Nasıl insanlar bunlar?” diye söylendi. Ama ne yazık ki rapora rağmen nasıl akşamın karanlığında onlara gittiysem, bir ay bile sürmeden yine gecenin karanlığında bu sefer de canavarın, “Kızımı kaçırdılar” diye iftira atacağını bahane edilerek, tekrar o kapıya, “taciz kapısına” bırakıldım. Elimde bohçamla…

Ağır darbelerin hepsi, karanlıkta oluyordu, karanlıkta!…

İşte, o gün annemden de nefret ettim!..

Doktora bir daha gitmek istemediğimi söylediğim halde beni duymadığı ve beni o cehenneme tekrar gönderdiği için.

Ruhum, derin yaralar alıyordu ve kimse farkında değildi.

O gece, aynı zamanda derin bir sessizliğin de başlangıcıydı. Sanki gizli bir anlaşma yapıldı ve bir daha taciz olayı hiç açılmadı.  Ta ki 1995 yılında, yani olaydan 17 yıl sonra büyük bir depresyon yaşayıp, intihar noktasına gelip, bir psikologdan yardım almaya karar verene kadar…

O yıl, sessizliği yavaş yavaş bozdum. Bu dönemlerde ise sorular sormaya başladıkça, “Bırak geçmişi, bırak artık…” deniyordu.

Sanki ben bırakmayı istemiyordum!

Olayı büyüttüğümü söyleyip, yine konuşmama fırsat verilmedi.

Ama artık savaş başlamıştı. Hem kendimle hem de onlarla!

Canavar, bir daha aynı şeyi yapamadı. Birkaç ay sonra da benden altı yaş büyük biriyle evlendi. Üvey anne!…  Üç yılı geçkin yaşadığım o evde, şiddetin yönü değişti. Kolay bahaneler bulunup, kimi zaman ağzımdan burnumdan kanlar getiriliyordu. Bilmiyordum, varlığım ile onun yaptığı çirkinlikleri yüzüne vurduğumu…

Akşam kalacağım yere doğru yürüyordum. “Dinar, sırtımda taşıdığım acı ve nefret çuvalı. Burada, hep kendine ait bir yeri olmayan, terkedilmiş, önemsenmeyen, değer verilmeyen ve en önemlisi duyguları, bedeni, hiçe sayılan bir çocuk olarak kaldım. Bu çuvalı artık yerine teslim etmeliyim! Artık bu çuvala ihtiyacım var mı?” diye düşünürken, yolda önüme bir silgi çıktı. “Artık silgiyi kullanma zamanı!” diye gülümsedim.

Bu silgi bana, bu olayda kendini suçlamayı ve bunun için çekilen acıyı artık silme zamanı diyebilir miydi?

Kalacağım yer, Dinar’ın çıkışında, yeşillikler içinde şirin bir yerdi. Büyük Menderes Nehrinin doğuş noktasıydı Suçıkan. Burası taciz öncesinde, yerimde hiç duramayıp oradan oraya zıplayıp, kahkahalar attığım, piknik yeri. Tepeden akan küçük bir çağlayanı ve küçük bir gölü vardı.

Seneler sonra orada kalabileceğim tek yer! Ne zaman oraya gitsek, taştan yapılma bir binası vardı ve hep içini merak ederdim. “Evet, kalacak bir yer artık kolaylıkla bulabiliyorum ve kalacak yeri ben seçiyorum! Bir yere ait olamamam, hayatın içinde kendi yerimi bulmam için bir neden, bir fırsat oluşturdu. Bu da her adımla beni güçlendiriyor,” diye düşündüm.

Artık küçük bir çocuk değildim ama adım adım ilerliyordum.

Suyun kenarına oturdum. Su, insana dinginlik verir ve suyu hep duygulara benzetirim. Akan, coşan, yıkan, taşan, köpüren, çağlayan… Kimi zaman bir okyanus olur, kimi zaman bir dere… Bazen bulanık, bazen berrak… Kimi zaman sığ, kimi zaman derin… Dalgalar ise yaşadığımız iniş çıkışları hatırlatır sanki…  Belki küçük bir damlaydım, ama o an, tepelerden aşıp, coşarak gelen ve sonra da bir yerlerde bütünleşen küçük bir çağlayan gibi hissediyordum.

Karnım açtı. Yemek istedim, güya ziyafet çekecektim kendime ama…

Tıpkı geçmişte yaşanan günleri anımsatır gibi masaya, iyi pişmemiş, çiğ ve taneleri görünmeyecek kadar az, lezzeti olmayan bir yemek geldi. Böyle yemekleri zaten daha önce yemiştim! Kusura bakmasınlar idare edemezdim, geri gönderdim. Sonra gelen yemek mi? Harikaydı ve özür dilediler.

Sonra da dinlenme zamanı diyerek odama çıktım. Küçük ve tek kişilik bir odaydı. Kapımı kilitleyip yatağa uzandığımda, içimden inanılmaz bir şey yükseldi. Farklı bir şey… Açıkçası ne olduğunu da pek kavrayamadım.

Hava karamıştı ve oradaydım. Kendime ait bir odada ve korkmuyordum. Beni dışarı atacak, itecek, kakacak kimse yoktu. Sadece odanın kapısını kilitlemek değildi olay sanki başka bir şeydi.

Bir süre sonra, yataktan kalkmamı isteyen bir ses duydum. Kalktım pencereyi açtım. Dışarıdan böcek sesleri, ağaçların ve çiçeklerin kokuları geliyordu, derin bir nefes aldım. Dinledim, kokladım, o havayı içime çektim. Cam kenarına oturdum.

Ağaçların ilerisinde bir tepe… Gökyüzüne baktım. Küçük bir yıldız, onun tam hizasında da ondan biraz daha büyük bir yıldız… Sadece ikisi görünüyor. Yan yana birbirine bakan, ışıklarını yansıtan iki yıldız…

Sanki 13 yaşındaki Meryem ile 37 yaşındaki Meryem! “Karşıdan bana ışıklarını yansıtıyor, ikisi de karşılıklı parlıyorlar … ”Evet evet, PARLIYORLAR!” derken şaşkındım. O anda hissettiğim duygular tarifsiz, müthiş bir şeydi. İçimdeki ses;
 
Sanki “Yaşadıklarının bir nedeni vardı!” 
Sanki “Kendi gücüne sahip çık!”
Sanki “Bir cesaret sınavı verdin!”
Sanki “Sen aslında ta başından beri hep bu yıldızlar gibiydin!”
Sanki “Artık korkman gerekmiyor, güvendesin!”
Sanki “Hep seni izliyordum!”
Sanki “Ben hep yanındaydım ve senin büyümeni bekliyordum!” 
Sanki “Sen hep masumdun! Kaybettiğini sandığın masumiyetinim senin!” der gibiydi.

O yıkıntıların içinden saf, masum, tertemiz bir şey ortaya çıkıyordu. İçimde, kendiliğinden bir şeyler oluyordu. Sanki bedenime dolan bir şey vardı ve büyük bir huzur veriyordu.

O pencerenin önünde, ne kadar kaldım bilmiyorum.

Yalnız değildim. Onlara bakarken, “Teşekkürler Tanrım. Bana bu günü gösterdiğin için… Yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyorum, teşekkürler, binlerce kez… Bana bu günü unutturma Tanrım, unutturma… Seni seviyorum,“ dedim.

O an kendime sarıldığımı fark ettim. Sonra da cep telefonumdaki açılış mesajını değiştirdim. “Artık güvendesin. Ben yanındayım, TANRI!”

Yatağa uzandım, kendime sarılarak uyudum.

2. GÜN

Sabah erken saatlerde kuşlar uyandırdı beni. Burada ilk kez korkmadan, yalnız ve huzur içinde uyandım. İçimde müthiş bir güvende olma duygusu ile ruhen bir doygunluk ve dinginlik vardı. Küçük göldeki ördekler şarkı söyledi, “Seninle gurur duyuyoruz!” diye.

Hemen Afyon’a doğru yola koyuldum. Tüm keyfimi Afyon’a, tarihi boyunca doğu ile batı, kuzey ile güney arasında köprü oluşturan ile bıraktım.

Afyon’da odama girdiğimde, sanki bu kendime verdiğim bir ödül gibiydi. Bir çiçek bahçesindeydim. Tüm örtüler, rengarenk çiçeklerle döşenmişti.  Hemen banyoya, suyun altına girdim. Su aktı, aktı, aktı… Gözlerimi kapadım ve akan suya odaklandım. Kendimi zihnimde canlanan görüntülere bıraktım.

Bembeyaz bir şey vardı, tıpkı o küçük çağlayanın tepeden akışı gibi. Önce tekti ama sonra artmaya başladı. Teker teker ortaya çıktılar. Ayrı kollardan bir yöne doğru gelen beyaz şeyler… Her birinin ucunda ayrı bir yer vardı.  Tacizin yaşandığı apartman, karakol, diğer evler ve sağlık ocağı. Bunlar, tam ortada bir yerde birleşiyordu. Bu küvetin gider yeriydi. Hepsinin yönü burasıydı. Gider, vakum gibi çekiyordu onları… O gider yeri beyaz bir çukur oldu. Tüm ayrı yerlerden gelen bu şeyler, beyaz çukurun içine dolarken birden bembeyaz bir köpek belirdi. O köpek, çukurun doluşunu bekler gibiydi. Onlar çukura girdikçe toprak, beyaz bir toprak oldu. Artık hepsi o beyaz çukurdaydı. Beyaz köpek, çukurun üzerinde kalan toprak yığınlarını düzeltti. Bana döndü ve “Sen ne zaman istersen, o zaman açılacak bu çukur!” dedi. “Ne çukuru bu?” diye sordum. Gülümseyerek, “Suçluluk çukuru” dedi. Tekrar etti, “Sen ne zaman istersen!” Sanki o orada hep bekleyecekmiş gibiydi. Bir müddet daha kaldım orada.

Sonra odaya girdim. O an, aynada birini gördüm. Gözleri dikkatimi çekti. Parlayan ve ışık saçan bir çift göz… Sonra o gözlerin sahibini incelemeye başladım. Onu ilk kez görüyordum. Bu kadar güzel bir şey görmemiştim, gözlerimi alamadım. Ona hayranlıkla baktım. O göz alıcı, bir ışık bedendi. Ona dokunmak istedim, ellerimi uzattım. O da elini uzattı. Ne yaparsam aynını yapıyor…

İçimde tutamadığım bir kahkaha vardı, gülmeye başladık. O anda aynadan benim yanıma geldi. Bizden taşan, coşan bir şey vardı. Sonra yatağın üzerinde hoplayıp zıpladık, şarkılar söyledik bağıra bağıra… Müzik dinleyip, dans ettik, çılgınlar gibi. O coşkuyla, o oda bize dar geldi. Müthiş bir buluşmaydı.

Dışarı çıktım. Güzel bir kahvaltıdan sonra şehri gezmeye başladım. Anıtpark’ta oturdum. İleride gözüme bir yazı ilişti, “Zafer Müzesi!” Sonra Afyon kalesine çıktım. Tanrı’ya, kendime ve benim gibi olan insanlara yardım etmesi için dua ettim. Zafer anıtımı kaleye diktim! Bu kavşaktan, büyük bir zaferle artık dönüşe hazırdım.

Geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyordum. Hoşlansam da hoşlanmasam da… Yaşanmıştı ve orada da ben vardım. Ben! 13 yaşında… Tek başına bırakılan ve acı çeken küçük bir kız… Benden yardım isteyen parçam. … Farkında olmadan, bu acıyı bana hatırlattığı için kızdığım, herkes bıraktığı için yıllardır atmaya, bırakmaya çalıştığım parçam! Oysa o, yıkıntıların içinde hep beni bekledi.

3. GÜN

Bu yolculukla, yıllar sonra yıkıntıların içinden onu geri almıştım ve asla bırakmayacaktım. Geleceğim için, hayatım için, duygularım için ve kendimi sevebilmem için… Sahip olduğum tek şey… Vazgeçilmezim, yaşam kaynağım, gücüme güç katan saf enerjim…

Dinar ve Afyon… Sanki yıkılmış, acı çeken küçük bir ilçe ile gücünün farkında olmayan büyük bir şehir gibiydi. Oysa o kavşağın, kavşak da onun bir parçası! Kavşak bir kucaklama, bunun ödülü de bir hazineydi! Hazine ise küçüğün, “Bana yardım et!” derken,  büyüğün ”Korkma, yanındayım,” diyebilmesi…

İşte, masumiyetin kucaklanmasıydı bu!

İkisinin yarattığı ve yaşadığım bu zafer, asla unutulmayacaktı. Artık bu hazine benimdi. En Büyük hazinem!

Fiziksel, duygusal ve cinsel tacize uğramış, şiddet görmüş tüm çocukların ruhlarının özgürleşmesi dileğiyle… İlhan İrem’e ait bu şiir, bana bir armağan. Onlara da armağan olsun.

bütün
kavşaklar kararsızdır…
kararını adımın açıklar
yollara…

ve bütün kararlar zararsızdır…
zararını korkular serpiştirir
yollara…
 
ve bütün korkular yararsızdır…
korkuların, korkular yaratır
boşuna…