Lise ve üniversite yıllarımda Amerika’ya gitmek istedim. Bir ara Kanada’yı inceledim. Yakınlarda bir yer olsun, diye düşündüğümde aklıma Avrupa geldi. Bir zaman sonra hayallerimde kaçtığım yer Türkiye’nin sahil kasabalarıydı.

Hayatımın sıkıntılı anlarında hep iki Berna’ya ayrıldım. Biri hiç bir yerlere gidemedi, olduğu yerde kaldı, şartlar neyi gerektiriyorsa onu yaşadı. Diğer Berna ise bavulunu hazırladı ve arkasına bile bakmadan çekip gitti, yeni bir hayata başladı.

Gerçekte ise hep kalan oldum. Kalmamın getirdiği deneyimlerle büyüdüm ve geliştim. Aklımın ve gönlümün bir köşesinde ise kaçış hayallerim oldu. O hayaller beni rahatlattı.

Sanırım gitmeyi gerçekten hiç istemedim; sadece bu olasılığı sevdim. Bunu her an yapabilecek olmam beni rahatlattı. Diğer yandan yapamamak rahatsız etti. Bir anda karar veren ve dünya turuna çıkan, ülke değiştiren, yeni bir yerde yeni bir yaşam kuran insanlara hep özendim. Annem hastalanmasaydı ve ben Amerika’ya gitme hayalimi gerçekleştirebilseydim ne olurdu diye çok düşündüm. Bundan on sene önce oğlumla Kanada’ya gitsem neler değişirdi acaba hayatımda? İtalya’da Floransa’da yaşama uyum sağlayabilir miydim? Kaş’ta bir taş evde yaşasaydım bir kitap yazmış olur muydum şimdiye kadar?

Kendi hayatımdan yola çıkarak çevreme baktığımda farkediyorum ki bu radikal kaçışların yanında yaşamda daha küçük kaçışlar da var. Mesela; bizi boğan iş yerinden kaçıyoruz; sorun yumağı haline gelmiş ilişkimizden kaçıyoruz; sorumluluğunu daha fazla taşımak istemediğimiz ailemizden kaçıyoruz; incindiğimiz dostlarımızdan kaçıyoruz. Belki de daha çok kendimizi ortaya koyamadığımız, koyduğumuzda zorluklarla karşılaşacağımız yerlerden kaçmak eğilimindeyiz. “Hayır” dediğimizde olacaklarla yüzleşmek istemiyor olabiliriz; kendimizde yapmamız gereken değişimlerde zorlanıyor olabiliriz; bizi incitenin arkadaşımız değil de onun bilinçaltımızda uyandırdıkları olduğunu kabul etmek istemiyor olabiliriz.

Kaçmak bir çeşit savunma mekanizması; yüzleşmemek kendimizi koruma güdümüzün bir sonucu gibi geliyor bana. Böylece kendimizi tehditlerden, üstesinden gelmekte zorlanacağımızı düşündüğümüz durumlardan, tehlikelerden koruyoruz. Örneğin, incindiğimiz sevgilimiz, arkadaşımız ya da arkadaş grubumuzla görüşmeyi reddediyorsak aslında reddettiğimiz nedir? O sevgili, arkadaş ya da arkadaş grubu mu, yoksa kendimizde karşılaşmak istemediklerimiz mi?

Başka bir şehre, başka bir ülkeye gitme hayalleri kurarken aslında kaçtığım neydi? Bugün bu hayalleri kurarken kendimle ilgili nelerden kaçıyorum acaba? Ben uzunca bir süredir bunların üzerinde çalışıyorum. Hangi kaçış sağlıklıdır, hangi kaçış kaçıp saklanmadır ve hangi koşullarda hangisi ortaya çıkar?

“Bütün iyi niyetimle ve canı gönülden çözüm arayışına girdim mi?”, “İçimdeki acıyla yüzleştim mi?”, “Acının kaynağına inebildim mi?” gibi soruları sormak ayrımı yapmakta yardımcı olabilir. Elimizdeki aynayı kendimizle yüzleşmemek adına kırıyor muyuz, yoksa kendimizi daha iyi tanımak adına bizi daha net gösteren bir ayna mı istiyoruz?

Ben artık bütün kaçışlara, en küçüğünden en büyüğüne kadar, çok dikkatle yaklaşıyorum. Diğer yandan merak ediyorum, Amerika’ya giden Berna da şu anda bu satırları mı yazıyordur acaba?…