Yapmak istediklerini ne bizim için ne de kendin için yapabildin… Yapabildiklerinle ne kendine ne de bize yettin… Eğer hayat sana güzelliklerini sunabilseydi, belki her şey daha farklı olacaktı ama yine de o son bir ay için her zaman Tanrı’ya şükrediyorum.

Geride yıkıntılar bıraksan da biliyordun ki senin bu büyük kızın o enkazların altından kalkabilirdi. Kolay olmadı anne hiç kolay olmadı ama yavaş yavaş doğruluyorum.

Ha yanlış anlama, sana olan sevgimde hiçbir değişiklik yok. O hep sapasağlam yerinde… Bir tek ondan vazgeçmedim.

Arkadaş, dost, sevgili, eş bulabilirim anne ama bir tek senin yerine koyacak hiçbir şeyim yok. Teksin, bir tanesin ve benim annemsin. İyi ki de olmuşsun her şeye rağmen…

Belki yukarıdan beni izleyip birçok şeye gülümseyerek bakıyorsundur ama sana yaşadığım bir şeyi anlatmak istiyorum, beni dinler misin anne?

Son günlerde nefes alamıyordum biliyorsun… Nedenlerim olabilirdi ama kendime döndüğüm an, o an hayatımın en derin çukurundaydım ve orada sen vardın.

Önümde bir engel vardı. Ona dokunduğumda bir soğukluk hissettim. Buz gibiydi. İtmeye başladım, ittim, ittim ama olmadı. Yerinden oynamadı. Kızmaya başladım.

Bu engelin ölüm olduğunu fark ettim.

O engel bana, sedyede yatan birini gösterdi. Senmişsin gibiydi. Ölümünle bana ölümü hatırlattığın için sana çok kızgın olduğumu anladım. Bu beni yoruyordu hem de çok… Hayatımıza ölüm, seninle girmişti ve öldüğün için de çok üzgündüm.

Engele baktım anne, koca bir haç işareti gibiydi. Ne başı ne sonu olan, yukarı ve aşağı, sağa ve sola uzanan boyumu aşan kocaman, siyah bir uzantıydı. Yukarı baktığımda o uzantının ucunda sanki bir ışık vardı. Oraya uzun süre bakamadım. Aşağı baktığımda da toprağı gördüm. Sağa sola baktığımda ise birçok mezar gördüm anne bir çok mezar… “Gideceğim yer,” diye düşündüm.

Bu sefer engelin yerine ben geçtim yani engel ben oldum anne.

Bu noktadan kendime baktığımda, kendimi engel olarak görmek hoşuma gitmedi. Engel olarak karşımda oturan kişiye yani kendime karşı bir kızgınlık vardı içimde. Bu sefer bir ses bana yaşamayı hak etmediğimi söyledi. Nedenini sordum. “Çünkü annenin ölümünden sen sorumlusun” dedi, anlayamadım. “Neden” diye ağlamaya başladım.

O an, “Sizin yüzünüzden kanser olacağım, beyin kanamasından öldüreceksiniz beni…” diye telefondaki haykırışların geldi kulağıma. Çok önceleri ve çok sık kullandığın bir cümleydi bunlar. Dayanamadım anne. O an karnımda ve göğsümde sancılar, kramplar hissettim. Kendimi tutmaya çalıştım, “Hayırrrrrrrrr” diye bağırmak geldi içimden. Sadece kesik kesik hıçkırıklara boğuldum. Nefes alamıyordum anne.

Yerimi değiştirdim, tekrar engelin önüne kendim olarak oturdum. Aptallaşmıştım annem. Bunlar gerçek olabilir miydi? Ve sen gerçekten kanser olmuştun ve beyin kanaması geçirip bize veda etmiştin. Bu doğru olabilir miydi? O suçlayan ve kızgın ses kulağımdan gitmiyordu. Ben, ben çok şaşkındım ve üzgün ve çaresiz…

Ona, “Bu doğru değil, ben annemin ölmesini nasıl isterim, bunu neden yapayım, ne olursa olsun o benim annem, hayır o bizim yüzümüzden kanser olamaz, beni böyle suçlama ne olur?” dedim.

Sonra o engel yavaş yavaş küçüldü, küçüldü ve toprakla bir oldu. Bir nokta kadar kaldı.

Sonra sonra engelin ötesine bakmaya çalıştım. Bir ışık vardı. O ışığın altında bembeyaz kıyafetiyle bir kız, etrafı rengarenk çiçeklerle dolu. Tanıdım onu, o Işıklar Kraliçesiydi.

Hatırlıyor musun anne? Işıklar Kraliçesi, karanlıkta ışığını yakabileceğini bilen, acıdan kıvransa bile hayat dansını asla unutmayan Kraliçeydi. Kendimi suçladığım zaman ortaya çıkar ve bana beni sevdiğini söyler. O kız, “ Seni çok seviyorum. Seni çok seviyorum,” dedi bana dönerek. Sonra başını kaldırdı. Yukarısı karanlıktı ama bir kadın ve kucağında bir çocuk silueti belli belirsiz duruyordu.

Tam o sırada onun baktığı yöne baktım. O kadın ve çocuk… Sen ve yüzünü hiç görmediğim ablamdı. Sen orada onunla mutluydun. “Anneeeeeeee” diye bağırdım ama cevap gelmedi anne, cevap gelmedi. Sadece bana bakıyordunuz tebessümle…

Ben kendi cehennemimi yaratmıştım anne.

Artık kendimi tutamadım. O kesik kesik hıçkırıklarım, içimdeki volkanın patlamasına neden oldu. Çığlıklarım kulakları tırmalıyordu. Biliyorum, üzüldün ama bu benimle ilgili. N’olur üzülme anne. Uzun zamandır nefes alamıyordum, ilk kez bu kadar derin nefes aldım annem.

İşte bu anda beyaz bir köpek geldi anne. Hatırlıyor musun o beyaz köpeği? En büyük yüzleşmelerimde ortaya çıkar. Onun beyaz bir çukuru vardır. O, suçluluk duygusunu toplar, bu çukura koyar, beyaz toprakla üzerini düzeltir ve “Sen, ne zaman kendini suçlamak istersen o zaman açılacak bu çukur,” deyip gülümseyerek gider. Evet anne, yine o geldi. Seninle ilgili o duygumu aldı, beyaz çukura koydu, üzerini beyaz toprakla düzeltti, “sen ne zaman istersen o zaman,” dedi ve gülümseyerek gitti.

Anladım ki her söylediğin ve yaptığın bizim için çok önemliymiş ister olumlu ister olumsuz olsun.

Bizi, kendi hamurunla yoğurduğunu unutmuşum annem.

Çünkü yaşarken söylediklerin bıçak gibi yüreğime işlemeseydi, onların beni nasıl şekillendirdiğini fark edemezdim.

Midemdeki şişlik indi, içim boşaldı ve artık nefes alıyorum annem.

Ölümünden ve ölüm şeklinden dolayı kendimi suçlamak istemiyorum annem. Bu bir seçim olmalı. Birileri yüzünden hele ki çocukların yüzünden ölmeyi seçmiş olamazsın annem. Sen hep güçlü bir kadındın.

Her şeye rağmen kendinle ilgili tüm kararları sen verdin. Seçimini sen yapmış olmalısın annem SEN…

Evet anne, sonra düşündüm.

Kendimi suçlamak için senin cümlelerini seçmiş olmam tesadüf olmamalı. Bu duygunun farkına varmamı sağladın. Anneler gününde, bana en güzel armağanı verdin. Beni dinlediğin için teşekkür ederim annem.

Ben de seni seviyorum annem.

Bizi her daim kendince, bildiklerince korumaya çalışan, bu dünyadaki ve öte alemdeki tüm annelerin, annemle beraber
“Anneler Günü” kutlu olsun.

.