SIR

insan…
bir yanı gerçek,
bir yanı düş…

kimi zaman sarılmış gerçeğe,
kimi zaman düşlerinden düşmüş…

düştükçe düşünmüş,
kendi sırrını çözmüş…

***

Yemyeşil çimenlerin üzerinde çıplak ayakla gezintiye çıkıyorum. Toprak sıcak, çimler toprağın buğusuyla nemlenmiş. Bastıkça içimin kıpırdanıp, kan dolaşımımın hızlandığını hissediyorum. Uçuşan baloncuklar sarmış etrafımı. İnsana ve yaşama dair ne varsa, siyah ve beyaz baloncuklara yükleyip göndermiş Tanrı bana. Seçim senin, hangimizi istersen seç der gibi uçuşup duruyorlar etrafımda.

Derin derin nefes alırken beyazları çekiyorum içime. İçimdeki siyah baloncuklarımla  beyazlarımı dengeleyip, ying-yang haline getirdiğim baloncuklarımı nefesimle birlikte bırakıyorum dışarı. Siyahlar peşimi bırakıyor ve ying-yang baloncuklarımla, dengenin verdiği huzur ve hafiflikle devam ediyorum çimlerdeki yürüyüşüme.

Ağaçlar var az ilerde, yaklaştıkça koyu yeşil ve ulu ağaçlardan oluşmuş bir orman olduğunu görüyorum. Ormana doğru yürürken deniz ya da göl de olsaydı ağaçların ardında keyfine doyulmazdı diye geçiriyorum içimden. Yaklaştıkça suyun varlığını hissediyorum.

Bir göl ile karşılaşıyorum. Güneşin bütün ışıltısı ve sıcaklığıyla gölün üzerinde yakamoz misali kıyıya kadar bir yol yaptığını görüyorum. Güneş, ışığımı ve sıcaklığımı serdim yoluna der gibi kucak açmış gülümsüyor. Gölün denize açılıp açılmadığını merak ediyorum ve bir tekne olsa da açılıp denizi arasam diye düşünürken ilerde bir tekne görüyorum.

Koşuyorum ve bir sahibi varsa izin almak için kimse var mı diye bakıyorum etrafa. İç sesim, o senin için burada, onu sen yarattın, sahibi sensin diyor. Daha önce hiç bu kadar kolay olmamıştı diye düşünürken, zor olduğuna inanıyordun da ondan diyor. Biniyorum ve açılıyorum.

Rüzgarın dokunuşlarıyla ve teknenin bir makas misali suyu ikiye bölerek yaptığı rehberlikle denize doğru açılıyorum. Denize açıldıktan bir süre sonra okyanus düşüyor aklıma. Bu küçük motorlu tekneyle okyanusa açıla bilir miyim diye düşünürken, içimdeki geveze; elbette açılabilirim, ben zoru severim, zorlukların üstesinden gelmeye alışığım, bir kez daha bu küçük tekneyle okyanusa açılıp, bütün zorlukları aşıp, gücümü ispatlayıp, bütün takdirleri ve alkışları toplayabilirim derken, içimdeki bilge; hayır, ben kolayı ve konforu seçiyorum. Küçük motorlu bir tekneyle gitmektense daha büyük ve konforlu bir tekneyle gitmeyi seçiyorum.

Benim gücümü ispatlamaya ihtiyacım yok, dengeli bir şekilde kendimi en iyi ifade edebileceğim kolay ve konforlu bir yolculuğu seçiyorum diyor. Uzun süredir hep yaptığım gibi içimdeki bilgenin seçimine evet diyorum. Kıyıda demirlenmiş, okyanusa ulaşmak isteyenler için seçilmeyi bekleyen, içimdeki bilgeye yakışan en muazzam ve en konforlu tekneye biniyorum. Okyanusa giden en kolay ve en keyifli yola doğru açılırken düşümden gerçeğime kolayı ve keyifli olanı düşürmeyi seçiyorum.

“Günlerini düşler krallığında geçirmeyenler, günlerin kölesi olur.” demiş Halil Cibran. Bu da benim düşler krallığında geçirdiğim bir an. Bir düş. Bir hülya.

Bir süre önce, tesadüfen değil zamanı geldiği için, adımın ilk kez duyduğum bir anlamıyla karşılaştım. Hülya; uyanıkken görülen düş diyordu  yapılan açıklamada. Uyanıkken gördüğüm kabusları hülyalara dönüştürmeyi başardığımdan olacak ki, tam anlamıyla adımın karşılığı bu diyebileceğim bir açıklama ile karşılaştım. Bu olmasa da bu olsun istiyorum ve bunun olmasını seçiyorum.

Adıma yüklediğim negatif anlamlar  yüzünden, uyanıkken görmekten keyif aldığım kabusları bir bir yaratarak, dünyalar güzeli adımı yıllar yılı hiç sevmedim. İkinci evliliğimde de istediğim mutluluğu yakalayamayınca, yıllardır üzerime yapışmış olan, ailenin en şanssız ve bahtsız çocuğu, sülalenin en güzel ama en şanssız ve bahtsız kızı olmaktan kurtulamayınca adımı değiştirmeye kara verdim.

İkinci eşim adın sana çok yakışıyor deyip izin vermemişti. O izin vermese de ben nasıl olsa bir gün adımı değiştireceğim diye bunu önce kendi içimde halletmeyi düşünerek kendime yeni bir ad aramaya başladım.

Her gün yaptığım yürüyüşlerde çok sevdiğim doğal güzelliklerin adıyla beraber, yıllardır aradığım sevgi ve bilgi kavramlarını da tekrar tekrar  kendi kendime hitap ederek denemeler yapmaya başladım. İçimden hangisine onay gelirse buna yavaş yavaş kendimi alıştırmaya başlayacaktım.

Ama bir türlü içimden hiç birine onay gelmiyordu. Böyle olmayacağına karar verip, içinden çıkamadığım durumlarda yaptığım gibi, o zaman kullandığım tabirle, içimdeki O’na dönüp, ben bu işin içinden çıkamıyorum, bulduklarımdan birini seçmem için ya da bana uygun yeni bir ad bulmam için yardım et lütfen dedim.

Bilinçli olarak dışarı odaklanıp beklediğim ve aldığım ilk mesajdı bu. Konu çok önemliydi çünkü. Yıllardır adımdan dolayı benimle bir türlü barışmayan makus talihimi değiştirecektim. Adımı değiştirdiğimde kaderimi de değiştireceğime inancım sonsuzdu.

İçsel bir ihtiyaç duyuyordum buna o günlerde. İçimde çoğalan kaderini değiştir, değiştirebilirsin, yapabilirsin hislerini zihinsel olarak tam anlamıyla tercüme edemediğimden, belki de bilincimin kapasitesi bu kadarına yettiğinden adımı değiştirdiğimde kaderimin de değişeceğini düşünüyordum. Hissettiklerim doğruydu, kaderimi değiştirebilirdim.

Hislerime güvenerek başlangıç yapmayı seçtiğim nokta ise yanlış gibi görünse de doğruya götüren yanlışlardandı. Algılarımı sonuna kadar açmış, yeni ve yeni anlamlar yükleyeceğim adımı bekler olmuştum. Tam on ikiden vurmalıydı bu ad beni. Duyar duymaz ya da görür görmez işte bu demeliydim. Tam anlamıyla güler misin ağlar mısın durumu. Tam anlamıyla insanlık hali. Bir kez daha yaşanması mümkün olmayan sadece bana özel ve tadına doyulmaz anlar. Şu anda olduğu gibi beni hem ağlatan hem güldüren var olma çabalarım.

Eğrisi de doğrusu da hepsi benim, hepsi en değerli yaşanmışlıklarım. Başımın üstü yetmiyor, bu yüzden nereye koyup nerde saklayacağımı bilemediklerim. Kuraldışı’nda paylaşıp ölümsüzleştirmeye çalıştığım, acılara sarılmış insani tatlarım.

Sokrat’ında dediği gibi; ’Komik olanla trajik olanın, ışıkla gölge gibi birbirinden ayrılmayacağına eminim.’ Şu an bende buna yüzde yüz eminim.

Duygular parazit gibi karışıyor aralara, bir ağlatıp bir güldürüyorlar ve anlatmak istediğimden uzaklaştırıyorlar beni. Neyse gözlerimi silip burnumu iyice çekip kaldığım yerden başlıyorum hemen. Y

eni adım birkaç gün içinde ulaştı bana. Çok iyi hatırlıyorum ilk ulaşım alışverişe giderken gözümün takıldığı bir anaokulunun reklam afişiydi. Özel BİLGE Anaokulu adlı Beylikdüzü’nde bulunan bir anaokuldu. Hala var mıdır bu okul bilmiyorum.

BİLGE hemen ilgimi çekti, bilgili insan olmalı anlamı diye düşündüm ve eve gelir gelmez tam anlamını aramaya koyuldum. Bulduğumda okurken içime ine ine, sine sine yerleşen, benim içimden çıkmışçasına tam anlamıyla kendimi bulduğum, tam istediğim gibi beni on ikiden, yüreğimin ortasından vuran uzun bir anlatımla karşılaştım. Yeni adım kesinlikle buydu. İçimin verdiği onay yeterliydi, dıştan başka bir onaya gerek yoktu. Ama içimden gelen onay o kadar coşkuluydu ki dışıma da defalarca taştı bu coşkulu onay.

Yeni adımın ne anlamı ne de kendisi bana hiç yabancı değildi. Yıllardır içimde yaşayan, içimde büyüttüğüm ama bir türlü dışıma çıkarmayı başaramadığım derinlerimde saklı olan, adı konulmamış bir bendi ve layık olduğu gibi bir ada da sahipti artık.

O zamanlarda yoğun olan ayrılık duygum bu adı bulmamla beraber bedenimi Hülya ruhumu Bilge olarak ayırmıştı içimde. Ruhumun adı Bilge’ydi artık. Ve yıllardır kabusperest Hülya tarafından derinlere tutsak edilmiş, bastırılmış ve susturulmuş Bilge usul usul, adım adım çıkmalıydı derinlerden, Hülya’yı önce içimde sonra mahkeme kararıyla dışımda yok etmeliydi. Kendimle, kendi benlerimle kaderimi değiştireceğim, bu kez tam tersi, Hülya’yı değil Bilge’yi destekleyeceğim yeni bir iç savaş başlatmıştım.

Farkındalık süreçlerini ardı ardına sürükleyen bu savaş barışla sonuçlandı elbette. Bilge adına yakışır bilgelik, büyüklük, sevgi ve sabırla, onunla bütünleşme ve birleşme çabalarıyla Hülya’yı kabusperestlikten kurtarıp, düşler krallığına, hülyalara yolculuğun keyfini yaşattı, adını, kendini, şansını, bahtını, yaşamı ve yaşadıklarını seven bir hülyaperest yarattı. Onu yok etmeye çalışmadı, bilgelikle ve şefkatle kucaklayıp kabullendi.

Uyanıkken tatlı düşler kur diyen pozitif adıma yüklediğim negatif anlamları ve kabusları yarata yarata, içimdeki şanssız ve bahtsız Hülya’yı dışımda defalarca yaratarak onaylaya onaylaya kendimi buna inandırmayı başarmıştım. Yeni anlamlarıyla yüklü Hülya’ları da mükemmelce yaratıp kendimi çokça kez onaylayacağımdan eminim. Belki de bir tanesi bu yazıyı okuyordur bile şu anda.

Şansımı ve bahtımı değiştirmek adına yapmam gereken adımı değiştirmek değildi, adıma kendi yüklediğim ve çevrem tarafından bana yüklenmeye çalışılan anlamı değiştirmekti. Bu kadar basitti. Ama ben zor olanı seçmiştim. Yanlıştan doğruya uzanan uzun yoldan gitmeyi seçmiştim. Bilgeye şükürler olsun ki çok sabırlı, çok istendiğinde yanlıştan bile doğruyu yaratabilecek kadar bilge.

 Adımla barıştım ve onun gerçek ifadesiyle özdeşleştim, bütünleştim. Adıma yaşadıklarımı ve yaşamak istediklerimi yansıtan yeni anlamlar yükledim. Adı Hülya olanlar kabuslarından özgürleşip, uyanıkken içindeki bilgenin götürdüğü düşler krallığına gidebilen, kendilerine en çok yakışan, en çok tat veren düşleri gerçeğine düşürebilen, bilgelik ve düşler aleminden bilgece hülyalarını yaşamak için kopup gelen, şansı bol ve kendisi gibi bahtı da güzel olan insanlardır.

Bundan sonra kendisi gibi şansı da bahtı da güzel olanım. Şansını bahtını değiştirmeyi başaranım. Bunları yazarken süt kazanına düşen kurbağaların öyküsü aklıma gelip gelip gidiyor. Tam da burada yazmalıyım sanırım. Oldukça yüksek bir kazandaki sütün içine iki kurbağa düşüyor. Ne kadar sıçrarlarsa sıçrasınlar bir türlü dışarı çıkmayı beceremiyorlar. Biri pes ediyor sonunda ve diğerine de ‘boşuna çabalama’ deyip duruyor. Ve bir süre sonra boğuluyor. Diğer kurbağa durmaksızın sıçramaya, çırpınmaya devam ediyor. Bir süre sonra, sütün yüzeyinde tereyağ tabakasından bir adacık oluşuyor. Pes etmeyen kurbağa o adacığın üzerine çıkıp kurtuluyor. Benim gibi içinden yükselen kurtulabilirsin, kaderini değiştirebilirsin hislerini yabana atmayıp çırpınıp çabalıyor. Hislerine olan inancı boşa çıkmıyor.

Boğulan kurbağa gibi pes etmediğim ve içimden gelen sinyalleri eğrisiyle doğrusuyla alabildiğim için şanslıyım. Kurtulan kurbağa gibi inancım ve çabalarımla yarattığım kaymak tabakasının üzerinde yaşayabilmeyi başardığım için bahtını güzelleştirenim.

Allah çirkinler talihi versin deyip bana yıllardır şanssızlığı ve bahtsızlığı yükleme çabasında olanlar ya siz hangisisiniz? Bahtınıza teslim olup yaşarken boğuluyor musunuz? Yoksa içinizden gelen sinyalleri alıp kurtulmak için çabalıyor musunuz?

Siz benim gibi uzun ve zor olanı seçmeyin. Adınızı, kendinizi, yakınlarınızı yargılayıp değiştirmeye çalışmaktansa hatta değiştirmek için savaşmaktansa, onlara yüklediğiniz anlamı sorgulayın.

İnsanlar değer yüklemeseydi özü kömürle bir olan elmas, kağıtla bir olan para bu kadar değerli olur muydu?