Bir kadın, kadın olmaktan neden utanır utandığının bile farkında olmadan? Nasıl olaylar yaşamıştır ki bilinç altı kodlamaları ona erkeksi bir hava verirken cinselliğinden soğutur?

Nesillere yayılan ve bir türlü hisseden kişinin tanımlayamadığı sebebini bilemediği suçluluk ve utanç duygusu nereden gelir?

Kişisel algılama, etraftaki en ufak aksaklıkta bile kendinin sorumlu olmadığını kanıtlamaya çalışma  hangi yaşanmışlığın sonucu ve aslında evrenin ısrarla verdiği hangi mesajın sebebidir?

İnsanlardan kaçış, insanlara uzaklık, insanlardan sürekli bir şeyleri gizlemek saklamak, yalanlar söylemek nereden beslenir?

İlk otorite olan babaya uzaklık, sevgisizlik hatta nefret, ilerleyen yaşlarda otorite koltuğuna oturttuğu diğer insanlarda -öğretmen, eğitmen, müdür, patron, arkadaş…- nasıl devam eder, arasına nasıl aşılmaz mesafeler koyar yaklaşmak istese de ve nasıl da tepkisel, savunmacı, savaşçıdır onlara karşı?

En mutlu anında hep kötü bir şey olacak hissi, neşelenmekten mutlu olmaktan korkmak bu yüzden ve her güldüğünde gülüşün yarım kalışı derin bir hüzünle. Ardından kötü bir şey geleceği kaygısı.

Başkaları duymasın,adımız kötüye çıkmasın diye saklanan aile sırları, tutulmamış yaslar, çözümlenmemiş düğümler nasıl gelecek nesillerin önünü tıkar: Her seferinde aydınlığa çıkmak için karanlıktan nasıl da sürekli kendilerini ya da benzer olayları tekrar edip dururlar. Tüm çırpınışlar özlemli bir bekleyiştir ve hepsi, biri de şu önlerindeki benti kaldırsın da artık okyanusa akıp karışsın içindir. Gizli tutulan, açığa çıkarılmayan karanlık deliklerin aydınlıkla dolması içindir.

Daha fazla o bentin önünde beklerse karanlık sır, bekledikçe çoğalır, güçlenir, yolunda akıp gidecekken yıkar önündeki setleri darmadağın eder. Ne var ne yoksa önüne katar, iç içe sokar, karıştırır ve sonunda okyanusa ya da akması gereken yere akar.

Adım adım bilinç altı kodlanan ve kodlarını çözemediğinden, kodların farkına varamadığından ya da kabul etmek istemediğinden bilinçsizce, zarar vermek istemese de kendi sevgili çocuklarına suçluluğu, utancı, güvensizliği, korkuyu…aktarmasının ilk tohumlarındandır belki de saklanan anlar.

Yaşanan bir günlük olay tüm yukarda sorduğum sorulara bile tek başına cevap verebilir. Anın düğümlendiği kör noktayı açmak, açarken cesur ve yüzleşecek kadar dürüst, kabullenecek kadar sorumluluk almaya hazır olmak ne iyi olur.

Ve özgür bırakmak bir yerde asılı kalmış tutsak enerjiyi, şimdiki anı da ışıtacak ve ulaşacaktır hayatlarımıza.

Artık soru işaretsiz huzurlu kabullenişlerin ve tutulmayan yasların tutulma vaktidir bilirim. Özgür kalmalıdır o minik bedenin içine girdiği yüce ruh. Ve bize hatırlatmak, deneyimletmek istediği her şeyi gerçekten yeniden öğrenip, hissedip, bilip değerini bilmektir en iyi seçim.

Dinleyin o zaman dostlar hikayemi ki hikayedekiler de, hikayenin en gerçek haliyle en gerçek sahipleri de hem kendilerini hem birbirlerini affedip özgürleşsinler-özgürleştirsinler.

Affediş, cesaret, kabulleniş, sevgi yağmurunda bir daha yıkansın ruhları, ruhlarımız, ruhum.

Keşke bir varmış bir yokmuş diye başlayabilsem:

Cemo , dördüncü kızdan ve aradaki düşüklerden sonra, babasının annesini erkek evlat doğurması için onca dövüp sövmesine karşın inadına doğan beşinci kızdı. Babasının evden giderken ‘Ben gelene kadar yok et bunu’ dediği üç günlük altıncı kız da kundaktaydı. Cemo babasının sevgisini kazanmak için çocukluğundan beri  koyun gütme, harman sürme, saman atma gibi erkek işlerine atılmıştı.
 
Arkasında sıkıca tek belik örülü siyah saçlı, güneş yanığı yuvarlak yüzlü, hafif içe doğru, küçük kahverengi gözlü; 1.60 boylarında, çevik, güçlü bir bedene sahip, babasının ‘erkek kızım’ diye seslendiği, köyün çalışkan, yiğit kızıydı. Ev içi işlerinde ne kadar beceriksiz ve isteksizse dağ ve tarla işlerinde bir o kadar hevesli ve becerikliydi. Kızdı kız olmasına ama babasının sevgisini kazanmıştı işte.

Ve şimdi eski tahta kapının önünde çömelmiş, kollarını bacaklarına dolayıp çenesini dizlerine dayamıştı.Gözleri, kırmızısı solmuş, ipleri gevşeyip açılmış, püskülleri birbirine geçmiş eski kilimin üstündeki deliğe takılı kalmış bir halde öne arkaya yavaş yavaş sallanıyordu.

Korkuyordu ve korkusu onu bu kapının önüne mıhlamıştı.Kalkıp gidemiyor, gidecek gücü bulamıyordu kendinde.Gelmesinden hem çok korktuğu hem de bir an önce gelsin de bitsin bu sancılı bekleyiş dediği o an gelmişti işte.

Şu anda tortop olmuş bir halde sallanırken geçen zamanla, hem tedirgin bekleyişinden, hem içerdeki heyecanlı koşturmacadan ve annesinden çıkan ıkınma seslerinden çok uzaklaşmıştı.

Kapının önünde dalgın dalgın sallanan Cemo, geçmişteki o karanlık günü tekrardan yaşıyordu Uzun zamandır köksalan ve biraz öncesine kadar hükmünü süren gözlerindeki korku dipsiz bir kuyunun karanlık, serin boşluğuna dönüşmüştü.
 
O gün aslında hiç de kötü başlamamıştı. Hatta, evi didik didik edip de bulamadığı, annesinin bir şey olur diye itinayla sakladığı babasının radyosunu yüklüklerin arkasında bulup koyun otlamaya gittiğinde neşeliydi de.

Koyunları arkasından koştururken, dün gece yağan yağmurdan ıslanan otlar, siyah lastik ayakkabı içindeki çorapsız ayaklarını iyice ıslatmıştı. Islak ve biraz da büyük olan ayakkabı içindeki ayaklarının çıkardığı ses evden gizlice yürüttüğü babasının pilli küçük radyosundan yayılan müziklere eşlik ediyordu sanki. Bu ses, ayaklarındaki ıslaklık duygusu ve kulağındaki radyonun cızırtısı şu an ne kadar da netti.

O gün radyosunu dinleyip bir yandan da ıslık çalarak koyunları otlatmış ve radyoyu gizlice yerine koyma planları yapmıştı.

Hava henüz kararmamıştı eve geldiğinde, koyunları ağıla koymuş ve henüz üç günlük kardeşini-minik Gülseren’i görmek için eve seğirtmişti. Kapıdan girdiğinde, genelde bu saatlerde evde olan akşam hazırlıklarının canlı sesini duyamadı ama çok üstünde de durmadı.

Bebek doğduğundan beri annesi ‘Gene kız oldu, babanız öldürecek beni de onu da, eyvahlar olsun benim kadersiz başıma.’ diye sızlanıp ağlasa da Cemo,beyaz, ağladığında kıpkırmızı suratlı üç günlük olmasına rağmen simsiyah saçlı bu minik kızı çok sevmişti.

Sessiz evin koridorundan hızla geçip bebeğin olduğu odaya girdi. Ortalık kararmaya başlamasına rağmen gaz lambası henüz yakılmamıştı. İçerideki sessizliği tek bozansa tandırda çıtırdayarak yanan odunların sesiydi. Hemen kapının yanında tahta rafta duran gaz lambasını alıp raf üstünde her daim hazır tutulan kibritle yaktı.

Bebek her zamanki yerinde değil de tereyağı tenekesinin oturtulduğu toprak yığının üstünde sessizce uyuyordu. Üstüne örtülen kahverengi tiftik battaniye altından beyaz kundağı görünüyordu. Annesinin korkudan iyice saflaşıp dalgınlaştığını ve bebeği burada unuttuğunu düşündü.

Hayıflanarak kardeşinin yanına varıp elindeki gaz lambasını yere bıraktı. Ancak o zaman, loş odada tandırın yanındaki direğe dayanmış,  kımıldamadan duran karaltıyı fark edip küçük bir çığlık attı ardından hemen eliyle ağzını kapattı.

Aslında hafif loşlukta gördüğü ve onu korkutan annesinin, yanan odunların alevlerinin vurduğu içe göçük yanakları, dışa fırlamış elmacık ve çene kemiği ve iyice çukura kaçmış gibi görünen gözlerinin karanlığıydı.

Çığlığının ardından damağını parmağıyla yukarı itip annesine söylendi biraz.  Bebeği almak için eğildi. Tam da bu anda ‘Yapma!’ diye kuru, soğuk ve kırçıllı bir sesle bağıran ve ardından tekrar ölü sessizliğine bürünen annesine yerinden sıçrayarak baktı.

Cemo’nun elleri havada, gözleri de gölge gibi duran annesinde takılı kaldı. Kışın damdan damlayan suların sert ve soğuk havayla buz kesmesi gibi donup kalmıştı. Kalbi hızlanmaya daha da hızlanmaya başladı, anlam veremediği bir şeyler oluyordu ve bu ne olduğunu bilmediği şey içine tanımadığı bir korkuyu salıyordu.

Annesi bu sırada yanmakta olan ocağı ağır ve dalgın hareketlerle biraz da titreyerek odunla beslemeye başladı. Kim bilir ne zamandır bu ocağa durup durup odun atıyordu yerinden hiç kalkmadan?

Garip bir duyguyla yavaşça başını annesinden çevirdi ve bebeğin üstündeki ağır battaniyeyi kaldırdı. Bebek yüzüstü yatıyordu. İçi titredi, tedirginlik ve çekingenlikle kundağı dikkatle kaldırıp çevirerek kollarına aldı ve minicik başı eliyle arkadan tutup boynuna yerleştirdi.

Bebeğin sırtına eliyle yavaş yavaş vururken bir yandan da olduğu yerde sallanıyordu. Ona da bir titreme gelmişti ve kucağındaki minik bedene daha da sıkı sarılarak başını bebeğin sırtına doğru iyice eğilmişti.

Kaş altından, ocağa odun atmayı bırakıp gözlerini yere çevirmiş ve tekrar taş kesilmiş annesine baktı. Açıkta kalan boynundan koynuna doğru soğuk tane tane dökülen toprağın yeni farkına vardı önce bunun toprak olduğunu anlamadan ya da anlamak istemeden. Toprağın ilk tenine değdiği anda, babasının annesine göz dağı veren bakışlarla ve bıyıklarını titreterek, ‘Yok et bunu!’ deyişi, ninesinin ‘Ağzına tuz ya da toprak doldurup ters çeviriver.’ diye kıyıda köşede yılan gibi annesine tıslaması üşüştü kulaklarına ve içi birden cız etti.

Bebeğin yüzünü yüzüne korkuyla yaklaştırdı, bu sözleri unutmak ve gerçekleşmesi istenmeden söylenen bir beddua olduklarını anlamak istercesine gaz lambasının yanına çömeldi. Kalbi hızlanmış ve nefesi daralmıştı. Gözleri kapalı ve geldiğinden beri sessizliği hiç dikkatini çekmeyen bebeğin ağzı toprak doluydu. Kundağın beyazlığı gaz lambasının ışığında dahi beyazken kundağın ön tarafına yapışmış ve bebeğin ağzına doluşmuş toprak o kadar koyuydu.

Telaşla bir yandan bebeğin ağzındaki toprağı parmaklarıyla çıkarmaya çalışıyor bir yandan da  hıçkırığının tıkadığı kesik kesik bir sesle, ‘Anne, anne!…Yetiş!’ diye bağırıyordu. Ameliyat masasında ilk defa hastasını kaybeden ve bunu kabullenemeyen genç idealist bir doktorun umutsuz bir umutla nafile olduğunu bilse de inanmak istemeden, ölü bedene elektro şok uygulamasındaki çaresiz çırpınışları gibiydi Cemo’nun bebeğin ağzını temizlemeye çalışması.

Annesi üstüne balyozla vurulan taşın ufalanması gibi çözülüp üstüne tünediği tezeklerden aşağı kaydı, yere yığılan boş bir çuval gibi bedenini bırakıp tandırın dibine yığıldı. Ağlamaya başladı, ağlamak değildi bu haykırmak, dağılmak, parçalanmak gibi bir şeydi. Boğuk  sesiyle  ağıt yakarcasına, ağıt yakmak için bu anı beklermişçesine ya da daha yeni ne yaptığının, yaptığının bedelinin farkına varmışçasına ağlıyordu.

 O an annesine kızgın mıydı, cahilce anlayışlı mı, dehşet içinde miydi, korkuyor muydu? Ya da bunların hiç birini hissedecek, düşünecek durumda değil de sadece kollarında tuttuğu minicik kıza mı acıyordu?

Şu an kapının önünde annesinden doğacak hayatın ölüm mü yaşam mı olacağını bilmediği ve bilmekten korktuğu gibi bilemiyordu duygularını da.

Rüzgar camlara çarpıp uğuldamaya başladı. Bu sırada içerden yeni doğan bebeğin ağlaması duyuldu ve Cemo’nun kulağına annesinin isimsiz bebeğin ölümünden sonra her rüzgar uğuldamasında ‘Yavrum inliyor, Gülseren’im ağlıyor.’ sözleri doldu.

Ya gene kızsa, diye içinden geçen düşüncelerle korkarak içeri girdi Cemo içine ve ondan sonrakilere ekilen tohumların farkında olmadan.