Bir rüya gördüm geçenlerde; ak sakallı milyon yaşında bir dede, almış beni karşısına şunları söylüyordu:

“Adamın biri kızım, bir gün durup yaşadıklarına bakmış… Ve her şeyin, bir senlik-benlik meselesi’ne takılı olduğunu görmüş; yaşadıklarının hangi biriyle kavga etse, nesini düşünse, hep onun, bunun, şunun diye başlıyormuş sözgelimi!”
         
“Öteki diye mi?”

“Evet, aynen öyle! Çünkü onun kendisini bulmasına daha çok varmış…

“Anlamadım?”

“İnsan kendisine ne kadar uzaksa, diğer insanlara da o kadar uzak demektir cancağızım; ah şu öğretilen, sonradan edindiğimiz şeyler yok mu?..!

Gene anlamamıştım?

“Öyle yapma, böyle yap! O kişi, o şehir, kasaba, köy, dil, o davranış, meslek kötüdür, bunlar iyi! Şu ayıptır, bu günah, şu giyim yanlıştır, bu doğru gibi şeyleri diyorum…

Onlar öyle bir duruyorlar ki her şeyle aramızda; hayatla, diğer insanlarla, en önemlisi de kendimizle!

Şu hayattan ne çok şeyi göremeden, anlayamadan çekip gidiyoruz bu yüzden, bir bilsen

Kafam karışmıştı…

“Şunu hiç unutma kızım; bunu aşmadan kimse mutlu olamaz, asla mutlu olamaz….

Zira ancak o zaman bitebilir insanın kainatla ve diğer insanlarla olan senlik-benlik meselesi…

Ve ancak o zaman anlaşılabilir, her insanın bir evren minyatürü olduğu…”

İnsan olma ve var oluş hallerinin tamamı içimizde saklıyken, bütün bu uzaklıklar niyeydi o zaman?

“Demin demiştim ya cancağızım, insan kendisine ne kadarsa her şeye de o kadardır diye; kâinata da, var oluşun sırlarına da, diğer insanlara da…

Hepimiz şu koskoca bütünün parçasıyız be kızım…” dedi ve uyandım; tan yeri ağarıyordu…