Evim…Güzel evim…Şehirden, tüm tanıdıklardan, ruhumu kemiren gürültü ve kalabalıktan uzakta…

Sırtını yemyeşil bir ormana yaslamış.Çamlar, meşeler ve çınarlar.Hepsi birer koruma gibi dimdik ayakta ve daima tetikte…

Ön tarafta uçsuz bucaksız kumsal ve el değmemiş bir deniz. Göz alabildiğince uzanıyor…

Anayoldan ayrılıp eve giden arayolun iki tarafı ağaçlarla çevrili. Ağaçtan bir tünel adeta…

Bahçe duvarları taştan ve üzerleri ferforje ile süslenmiş. Sarmaşıklar dolanmış ferforjelere. Çiçekler rengarenk ve çeşit çeşit. Güller karşılıyor kapıdan girince gülümseyerek. Laleler yaşam için hazır ola geçmiş. Karanfiller duaya durmuş gibi açılmışlar. Ortancalar biz de burdayız der gibi selam veriyorlar öne eğilip…

Evim, bana ve benim içimden çıkan bütün benlerime yetecek kadar büyük. Sade ve şık. Öyle tıklım tıklım eşya ile dolu değil. Gösteriş yapmak için değil, yaşamak için döşedim. Yaşam alanının büyük bölümünü eşyalara değil kendime ayırdım.

Kitaplarım sırt sırta vermiş, doğal tahtadan yapılmış kitaplıklarında huzur içinde dinleniyorlar. Lap topum evimin havasına uygun, kah meditatif kah klasik müzik çalıp ortama uyum sağlamış bile çoktan.

Ben ve benim içimden çıkan benler evimi çok seviyoruz.

İçimden ara sıra çıkıp güzel yemekler yapan aşçı ben, mutfaktan çok memnun.

Yazar ve şair olan ben çıktığında ise ; denizin sesi, ağaçların hışırtısı, kuşların cıvıltısı doğal bir senfoni gibi ilham kaynağı oluyor ve yazdıkça yazasım geliyor.

Çok nadir de olsa, dansçı ben ortaya çıktığında ise; müziğin sesini sonuna kadar açabiliyorum. Bana dur diyebilecek hiç bir kimse ve hiç bir kural yok.

Kendi yalnızlığımda ya da kendi kalabalığımda yarattığım anlarda öylesine mutlu ve huzurluyum ki evimde…

Gün doğarken uyanıp bahçemde dolaşmaya bayılıyorum. Huşu içinde çıplak ayakla tavaf ediyorum her sabah evimi ve bahçemi. Gözümü kapayıp rüzgarın usul usul okşamalarına bırakıyorum kendimi. O ‘ na teslim oluyorum. Bahçe oluyorum. Sarmaşık oluyorum. Çiçek, böcek, kuş oluyorum. Gözümü açtığımda gökyüzü ve deniz sonsuzluğuyla kucaklıyor beni. İçimde ki ses dışıma çıkıyor ve kulağıma fısıldıyor.

Yaşa…Yaşa…Yaşa…

Sev…Sev…Sev…

Aferin sana işte böyle diyor…

Bahçedeki salıncakta içiyorum her sabah kahvemi. Ve salıncakta okuyorum kitabımı. Bir yandan deniz bir yandan orman sallıyor salıncağımı, incitmekten korkarak usulca.

Sonra kalkıp ağaçlara tırmanıyorum. Kuşlarla beraber, kuşbakışı seyrediyorum bu doyumsuz güzellikleri. Büyüleniyorum, inip çimlere uzanıyorum. Topraklanıyorum. Deniz düşüyor aklıma. Balık olup kaybolmak istercesine yüzüyorum. Bir balık gibi, sadece pullarım var üzerimde. Çıkıyorum, beyaz uçuşan elbisemi giyip, siyah saçlarımda ki su tanelerini savurarak yürüyorum evime. Evimden gelen, içimi titreten buğulu bir sesle irkiliyorum birden.

‘Sevgilim!..Kahvaltıyı bahçede mi istersin yoksa yatağımızda mı?..’

Konuşmak istiyorum. Cevap vermek istiyorum. Konuşamıyorum. Çırpınıyorum, kahrolası sesim bir türlü çıkmıyor…Yatağımızda diyemeden uyanıyorum…

Rüya da olsa yaşanacak çok şey vardı diye düşünüp hüzünleniyorum…

Gün batımından ve sevgiliden özür diliyorum. Onların güzelliklerini yaşamadan uyandığım için, onlara haksızlık ettiğimi düşünüyorum…

Bir tutkudur yaşamak…Ve hayal ettiğimiz kadar yaşarız…