Kızın sevgilisi vardı. Üç aydır beraberdiler. Ailesi tanıştırmıştı sevgilisiyle. Otuz yaş, ciddi bir yaştı ailesi için. Kızları için endişeleniyorlardı. Onlara göre evde kalmıştı. Dört kız çocuğunun en sonuncusuydu. Diğerleri bir şekilde yuva kurmuştu. Ama bu farklıydı diğerlerinden.

Babası ona bazen ”Uzaylı Cevriye” derdi. Kızının evlenmesini çok istiyordu ama bir yandan da Uzaylı Cevriy’nin erkeklerle kolay kolay yapamayacağına inanıyordu.

Asiydi bu kız. Ev işinden de anlamıyordu. Ona göre sıkıştı mı kocayı da boşardı. Kızını evlendirmeden ölürse gözü açık gidecekti. En büyük endişesi kızının koskoca İstanbul’da kurda kuşa yem olmasıydı. Etrafta güvenilmez bir sürü adam vardı.
 
Kızsa anlam veremiyordu babanın bu endişelerine…

Asıl evlenirse hep evde kalmış olmuyacak mıydı?

Hayatta deneyimlenecek, öğrenilecek, gezilecek, yapılacak onca şey varken evlenmenin ne acelesi vardı ki ! Hem kız taşrada büyümüştü. İstanbul’a da okumaya gelmişti. Onun için her şey o kadar başkaydı ki.

Bazen büyüleyici bir güzellikte, bazen de arkadaşlarının konuştuklarını bile anlayamadığı bir ortamdı burası. Flört etmek çok normaldi. Onun için anormal olan şeyler burada çok normaldi.

Üniversitede kimse ile beraber olmaya cesaret edemedi. İş hayatına atıldığında bir iki flörtü olmuştu işte, babası ise evlenmekten bahsediyordu.

Daha o aşkı, sevgiyi doyasıya yasamamışken görücü usulüyle  birisini çıkartmışlardı karşısına.
 
Ve gittikçe baskılar artmaktaydı üzerinde. İkiz kardeş de evlenmişti bir kaç sene önce. İkiz kardeş evlenince öbürkü de evlenmeli idi. Nedense onları iki bedende tek çocuk gibi düşünmekteydiler hep. Sürekli birbiriyle karşılaştırırlardı.
 
Ne yapacaktı şimdi! Kendisi sakin durmaya çalışsa da vücudu tepki vermeye başlamıştı bile. Yüzü sivilcelenmiş, doktorların adını bile koyamadığı bir hastalığa tutulmuştu.
 
Doktorun biri ona şöyle demişti “Sana bir kötü, bir iyi haberim var ,”  kız heyecanla doktoru dinliyordu. ”İyi haberim ölmüyorsun, kötü haberim sürüneceksin, normal bir insan gibi hayatını sürdüremeyeceksin.”

Kız şaşırdı. Ağlasa mıydı, sevinse miydi bu da ne demek oluyordu şimdi.
 
O noktada bir seçim yapmalıydı, bu hastalığa yenik mi düşecekti, yoksa meydan mı okuyacaktı.
 
Hayat seçimlerden ibaretti ve kız hastalığa meydan okumaya karar verdi.
Sonrasında ise bu hastalığının varlığına şükredecekti. Çünkü bu hastalık onun kendi olma yolunda ilk adımları atmasını sağlayacaktı.

İlk önce babasının baskısından kurtulmalıydı. Hayatına sahip çıkmalıydı. Evden ayrılmaya ve yaşamın bütün sorumluluğunu almaya karar verdi. Babası karşı koysa da kararından memnundu.

Tek başına yaşamaya başladı. Bazen zorlandığı zamanlar oluyordu, ama kendi hayatına sahip çıkmanın verdiği özgürlük duygusu bütün sıkıntılarını aşmasına ve güçlenmesine neden oluyordu.  Sevgiliyi de terk etti.

Elbet bu hastalığın üstesinden de gelecekti.  Okumaya ve araştırmaya başladı.  Araştırırken karşısına Louse Hay’in “Düşünce Gücü ile Tedavi “  kitabı çıktı. Hastalığının nedeni ne kadar da uyuyordu.

Zaman içersinde daha iyi anlayacaktı asıl sorunun kendini hiç tanımamasından, kendinden kilometrelerce uzakta olmasından kaynaklandığını…

Sezen Aksu’nun ”Farkındayım” şarkısındaki sözlerindeki gibi bu kızı yeniden büyütmeliydi.

Ne gemiler yaktım
Ne gemiler yaktım
O kadar yandı ki canım
Sonunda karşıdan baktım
Ne göreyim kendime yıldızlardan daha
uzaktım

Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım
Farkındayım

Bireysel gelişim eğitimlerine ve meditasyon yapmaya başladı. Her geçen gün kendine daha da yakınlaşıyordu.

Büyüdükçe kız hastalık da kendiliğinden geçmişti… Ama o hala kendi olma ve içindeki en iyi versiyonunu çıkarma yolculuğuna devam ediyordu.