Dağların yücesinde ateş yanar
Oturmuşta başına sevdalılar
Gün gelir…
Cemo ovaya inende.
Oy Cemo Cemocan cemo can.

Diline dolanan sızılı bir türküydü onu yazdıran.

Cemo, köyün çalışkan kızı, Cemo köyün erkek gibi kızı.

Cemo, içindeki ateşi, ışığı bilemeyen, onu harlayıp harlayıp da ocağı yapamayan.

Cemo, ateşi sadece tandırda sanır, sobada yanan tezek kokusunda tanır.

Cemo için ışık, akşamları yanan gazlı idare lambasıdır; sabah gün yüzünü öpmeden kulaklarına düşen”haydı koyunlar otlamaya geç kaldı” yada ”daha ne yatıyon bugün harman yapılıp ot atılacak” cümleleridir.

Cemo ıslık çalar, kuşlar Cemo’ya bakar. Rüzgar eser, dudakları, elleri sızlar; o yine de ıslık çalar, ıslık ona bakar o ıslığa bakar. Evden kaçak yürüttüğü, tek frekanslı hayatın cılız sesli mini pilli radyosu kulağında, başka bir dünyanın bilmediği dilinde kendi bilebildiklerini yaşar. Kuzulardan biri tarlaya girmesin diye koşarken ıslak naylon ayakkabılarının çıkardığı vırç vırç sesini ezgisine katar.

Ekin biçer, kadınlığının koparılıp, hapsedilmiş ezikliğini biçer gibi.

Saman atar; içindeki benin üstüne toprak atar, sabır diker, hayal kurar, mutluluk toplar gibi.

O, buraya ait olan hayatta kalma yasalarına uyar. Burası  Susuz köyü, ismini insanlarının iç kaynaklarının kurumuşluğundan alır. Kadınlar, en kadın anası dövülür sövülür de Cemo susar, Cemo dövülür de ağlar, susa susa ağlar, sorgulamamayı, karşı çıkmamayı, benliğine yüz çevirip küs kalmayı da  öğrenir… Öğretirler öğrenmek istemeyene de, sustura sustura içine kazırlar.  

Tarla işlerine yardıma komşu köye gönderilir bir gün, gittiği hanenin toprak duvarında siyah beyaz soluk bir fotoğraf ona bakar, bakar da yüreciğine akar, aktığı en derininden “ah bu güzel delikanlı gibi yarim olsa, olsa da yarım olsa, yarın olsa, yarınım olsa!” dileğini özünden,evreninden geçirir.     

O bilmez çekim yasası, kaderini tayin yasası, beniyle uyumlu yaşama hazzı yasası, kadın hakları, insan hakları, olumlama, özüne uyumlanma…

Bildiği tek yasa: sus, ruhunu uyut, çelişme-çalış yasası.

Bu karanlıkta en aydınlığı olur, aşk olur şu siyah beyaz resimdeki tanımadığı adam.

Evren, onun yasayı bilip bilmemesi ile ilgilenmeden hiçbir zaman -ilgilenmediği gibi sadece yasasını işletmektedir-  ve onları birbirine yazar.

Cemo-Cemile ismi ona, cemreler toprağa düştüğü zamanda doğduğundan verilir; gönül alandır anlamı. O da gönül almak için kendini verendir bir tek gönül de onu kendi gönlüne tac etsin diye.

Cemo kadın olur, ana olur. Gecekondusundan hayata açılma kapısı olan işçiliğe adım atar.

Cemo kocasına da susar, kendine sustuğu gibi, o yıllar önce içini yakan siyah beyaz resimdeki siyah beyaz adama da, çocuklarına da. Çocuklar ağlar o susar, çocuklar susar o ağlar, ömrü susar.

Bilmez ki, bilemez ki Cemo can, geçmişte bastırılan, affedilemeyen her hali her duygusu zamanla içini kurutur, öz nefreti geliştirir ve boyundan da büyük kara bir gölge olup aydınlığını boğar.

Cemo, elektrikli mini müzik setinde değişik frekanslı hayatlar dinler, deyişlere meraklıdır, defterine bulduğu deyişleri, kendi gibi saf, çocuksu, tamamlanmamış, hüzünlü biraz da tutuklanmış merakın beratıyla ışıltılı yazısıyla yazar. Bulmaca çözmeyi sever bazen saatlerce, içindeki bilgenin bildiklerini, bilip de unuttuklarını, hiç bilemediklerini bilmek, hatırlamak istercesine sanki. Bulmaca çözer günlerce, uykusuzca, kendi hayatının düğümlerini bir bir çözer gibi. “ Eski Mısırda tanrı…buldum RA” heyecanla kutucuklara harfleri yazar, rahatlar, geçmişin gölgelerinden birini daha ışıkla yıkar.

Ah Cemo, güzel canım Cemo, aydınlık ruhlu can Cemo. 

“Ne çok kitabın var kızım, hepsini okuyor musun, okuyup da anlıyor musun yavrum?” der kaygıyla. Korkar, ya çok okuyup da kızı susma-boyun eğme yasasını unutuverirse, ya içindeki kuşların sesini ıslığına katıverirse, ya kendinin hiç yapamadığı, yapmadığı, yapmayı bile düşünemediği isyanı, kızgınlığın kendi benliğinin sınırlarını oluşturan gücünü yakarsa  Prometus’un ateşiyle ve “Yeter,dur diyorum benimi bana küstürmenize, kendimi, özümü yaşamayı seçiyorum, o kokuşmuş ellerinizi bedenimden, zihnimden, ruhumdan, benden çekin!” diye bağırırsa yozlara, tabulara, sistematik işkenceci sistemlere.    

Kızcağızı, kitaplar arasından üstünde sarı saçlı mavi gözlü bir kadının resmi olan Mutluluk isimli, pembe bir kitabı çıkarıp Cemo’ya sunar ‘sana hediyem anacım’ diyerek.

Cemo’nun gözleri dolar, yüreği dolar, hiç sormamıştır ki şimdiye kadar ”mutluluk ne ola, mutlu muyum ben,” diye.Sabırla, heyecanla, sevgiyle, merakla okur, okudukça gülümseyerek hoşuna giden hikayeleri bir de sesli anlatır ve ilk defa bir kitabı hem de kızının hediye ettiği  bir kitabı zevkle bitirmenin hazzıyla, mutlulukla mutlu bakar.          

Ah Cemo, Cemo can…

Cemo köyde büyüdü, hem de Susuz köyünde.Dünyasının sınırları, hiç tanımadığı, bilmeye gücünün yetmeyeceği güçlerle çizilmişti.Kendini, ona dayatılan, öğretilen kadın rollerinin, insan modellemelerinin içindeki kişi sandı. Aynalar, yansıtmalar, benlik bilinci, özgürlük, içindeki bahçede dolaşan öz…bilemedi, bildirilmedi.

Ya biz bizler ah bizler…

Olanaklar, sevgiyle farkındalıkla kabul edilmeyi bekleyen armağanlar, çevreliyor bizi, gönlümüzün ormanlarında gönlümüzce gönlümüzle gezinelim, öğrenelim, gelişelim, aydınlanıp kendimizi gerçekleştirelim diye.

Cemolar o kadar çok ki aramızda ve belki de içimizde.

Sorarım size ey kadınlar, erkekler!

Sizin çitleriniz, sınırlarınız nereye kadar? Kim ördü, kime ördürttünüz hapishane duvarlarınızı? Sus, sorgulama, uyu, uyuş, uyuşturu mu oynayacağız yoksa şöyle bir silkelenip özümüze uymayanı, bize yapıştırılanı, yolumuzu tıkayan yükleri kabul edip, yok edip, özgürleşerek, içten geleni bütüne yayıp  kendimizden geçip, geçip geçip kendimize gelip kendimiz mi olacağız?

Düşündüğümüz, seçtiğimiz, kendimizi katıp emek verdiğimiz olacak; yaşayacağımız da ne fazla ne eksik sevgili insanlar.  

İçe yönelen gözünle bir daha dışına bak, Cemolar’ın ateşleri, ışıkları yansın, yansın da yansın, bizim ışığımızla birleşip bir olsun, zincirin halkası tam olsun, olsun da olan bizi de oldursun diye…

Hadi elini uzat sen de canına, bana, evrene…