cernezyum-i

 

Lütfen Google‘a “Çernezyum nedir” yazın, araştırın, okuyun. Dünyanın en iyi tarım toprağıdır. Ekstra güçlü değerlerini diktiğiniz tohuma, üstünde yetişen ota, ağaca, bunlardan beslenen arılar vasıtası ile bala, buğdaya, ketene, çavdara, yine otla birlikte ete, süte, bağrındaki her şeye aktarır. Eşsiz, taklit edilemez yaşamsal bir kaynaktır.

Türkiye’den bir kuşak olarak işaretlenebilir. Erzurum’u sınırdan alır, Kars ve Ardahan’ın neredeyse tamamını kapsar. Şükürler olsun 🙂

Bir adet Kars elması yani uzun elma, Marmara Bölgesi’nin yirmi elmasına eşdeğer miktarda demir ve vitamin taşır. Yan yana koyup “O da elma, bu da elma” diyerek işin içinden çıkarsanız yanılırsınız. Bilimsel veriler ve bölge insanının ne kadar sağlıklı olduğunu gösteren istatistiklere bakarak bile bir sonuca varabilirsiniz.

Doğal donanımı ile fark yaratan pırıl pırıl bölgelere haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Eğri oturup doğru konuşalım.

Zehir saçan Ergene Nehri kenarında, suyu dipten ve yukarıdan alan pirinç tarlalarından çıkan ile Diyarbakır’da bilmem kaç rakımda, volkanik Karaca Dağ eteklerinde ilk çağlardan beri aynı tohum ile yetişen pirinci aynı kefeye koymamalısınız; koyamazsınız.

Mersin Limanı’ndan çatır çatır giren, abuk sabuk ülkelerden gelen, abuk sabuk tüccar ve bilim insanlarının fikri olan GDO’lu “olmaması gereken” pirinci almak ve onu onaylamak demek hepimizin kaybetmesi demek. Diyarbakır’ı yoksullaştırmak demek. Yalova’da dikilen bilmem ne marka ithal bodur ağaçlarının dandik elmasını aldığımız sürece Kars’ın uzun elması bitiyor. Kanada’nın akçaağaç şurubunu ithal ettikçe Artvin balı kayboluyor.

Tüketiciden başlayan zincirin etkisi arada kalan herkese zarar vererek sonunda yine tüketiciye döner. Yıldan yıla değişen talep Kars’ın elmasından Grannysmith’e kaydığı için Kars’ta o şahane elmayı diken, yetiştiren, bakan ve toplayan sadece birkaç kişi kaldı. Bu da o elmayı talep eden, farkında olan azınlık için fiyatı 12-15 TL civarına fırlattı; kısır döngüye girdi; yok olması yakın.

Mersin Limanı’ndan giren pirinci gross marketten 4 TL’ye aldığınızda aile ekonomisini düzenlemiş olmuyorsunuz. Tenceredeki tehlike gelecekteki hastalığın tohumlarını dikiyor. Varlığımızın duvarlarından bir taş daha çekiyor. Diyarbakır’daki bir üreticiyi daha yokluğa mahkum ediyor. Çıkış yolu bulamayan bu üreticiler onları toprağına gömene gönül koyuyor, küsüyor, bilesiniz.

Dev fabrikalara asgari ücretli işçi olmak zorunda kalan, para kazanmak için kömür ocaklarında ölmeyi göze alanlar hep bu eski çiftçiler. Ektiğimiz ne varsa onu biçeceğiz. Bunu anlar isek yanlıştan dönmenin değerini de anlarız diye umuyorum.

Bitmesi gereken bir şey var ise dev marketlerin hastalık saçan rafları bitmeli. Fastfood restoranlarının 5 liraya 2 menü, yanına da tatlı bedava feryatları bitmeli…

 

cernezyum

 

Geleneksel beslenmeye, Ankara’nın doğusundaki üreticilere lütfen özel hassasiyet gösterin. Arayın, bulun, edin. Çuval çuval getirtin. Çalıştığınız bankanın şubesinde, devlet kurumunun odalarında, buluştuğunuz evlerde, parklarda, yollarda bölüşün. Akıllı insanlarsınız. Neyi nasıl yapacağınızı, soracağınızı zaten bilirsiniz.

Dünyada değişen çok şey var. Bugün hepimiz gazetelerde Nutella’yı, Mc Donald’s’ı okuyoruz. Daha da okuyacağız. “Ne yapayım, vazgeçemiyorum”lar, “Ama çocuklar bayılıyor”lar biter belki. Televizyonlarda, köşe bilmem nelerinde, workshoplarda, atölyelerde, yemek kitaplarında falan Nutella’lı kek, bilmem neli dondurma tariflerine ara verilir mi? Maaşlarını dev firmalardan alamadıkları gün elbette keserler.

Çocuğunda her gün başka yağı deneyen, ne hikmetse marka marka hepsinden de memnun kalan, “Grip olmadı çünkü maması şu”, “Pişik olmadı çünkü bezim bu”, “Altını bilmem ne ıslak mendille sildik ay bir süper bir süper”, “Bizimki tavuğu şapur şupur yiyor” paylaşımlarına inananlar azaldı. Blogları, sosyal medya hesaplarını gizli-açık para karşılığı kiralayanları, babamın deyişi ile “kalemini satanları” çıkarın, silin hayatınızdan. İnsanları aptal yerine koyanlar bir zahmet kaybolsunlar, sizin paranızla sizi zehirleyenler de kuşlar gibi uçup gitsinler kendi ülkelerine. Nereyi ülke olarak görüyorlar ise, nerenin ekonomisine katkı veriyorlar ise orada yer almaya çalışabilirler. Avrupa’nın, Amerika’nın çöplüğü olma vazifesi benim toprağıma yakışmıyor.

Pınar Kaftancıoğlu

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/cernezyum/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/cernezyum/" data-text="Çernezyum" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/cernezyum/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p> <span class="et_social_bottom_trigger"></span>
Share This