Güçlüyü köleleştirdi insan, ‘gücüne’ güç katmak için.
Güçlüyü köleleştirdi insan, korktuğunu evcilleştirmek için.
Güçlüyü köleleştirdi insan, ‘sahip’ rolünde egosunu beslemek için.
Farklılıktaki çeşitliliği, zenginliği yaşamak için bilinci yükseltilmediği için.

Ve pek çok şey için, pek çok şekilde köleleştirdi-köleleşti insan.

Ezmek istedi insan insanı, kendisinin yaşamayı arzulayıp da bedelini ödemekten kaçtığı hayatları yaşayanları ve varlıklarıyla yüzüne yüzüne  bu saf gerçeği-özlemlediği hayatı vuran özgür ruhluları.

Siyah insanı dışladı, alınır satılır bir metaya dönüştürmek istedi. Kullanım süresi dolana kadar, kendinden geçerek kullandı beyaz insan siyah insanı. Neydi beyaz insanın onlarla ya da kendiyle derdi?

Beyaz insan doymak bilmez boş midesinin açlık krampları ile kıvranıyordu. Hükmetmek istiyordu kendinden farklıya, her şeye, evrene. O efendiydi ve birileri de ona itaat etmeliydi.

Onun gücü, yıkmanın, yok etmenin hazzından besleniyordu. Elinde zincirini tutup, istediği yöne, istediği şekilde götürdüğü  birileri ona ancak hissettirebilirdi damarında akan kanı ve kalbinin attığını.

Kim bilir belki de korkuyordu siyah insandan. Korktuğuna efendilik yapmaya çalışıyordu beyaz insan, korkuyu efendileştirip kendini köleleştirdiğini bilmeden.

Aborjinler, Kızılderililer, çingeneler…beyaz insanı rahatsız ediyordu. Özgünlükleri, özgürlükleri tedirginleştiriyordu onu.

Doğanın güvenini kazanıp doğayla bir olan; eğer önü kesilmezse, coşkun akan nehirler gibi sürükleyip her şeyi kendine katabilirdi.

Beyaz insan; kendine benzeterek onları, kendi içinde olanı hatırlatıp durandan kurtulacağını sanıyordu. Onları, beton duvarlı evlerde yaşamaya, giysilerle saklanmaya, dinlerle sınırlanmaya zorladı.

Beyaz insan, onların içindeki özü, gücü yok edeceğini düşünüyordu.

Kendi acizliğini, boşluğunu görmektense, olanı toprağa gömmeyi seçiyordu. Bilmiyordu ki var olan hiçbir şey yok olmazdı, hele bir de toprağın koynundaysa.

Klarnetiyle seyircileri coşturan kırmızı gömlekli, ince bıyıklı, saçları biryantinli esmer adamı seyrediyordum televizyonda bu düşünceler içime akarken. ‘İlle de Roman Olsun’ diye bir yarışma programıydı izlediğim. İnsanların neşeyle alkışladığı, sahnedeki hayatların çingene pembesiydi. Bense buz dağının sadece görünen kısmının küçük bir parçasına bakıyordum.

Onların müzikleriyle, danslarıyla canlanır, eğleniriz. Konuşmaları gülme konusudur.

‘Abe seni pembe şalvarıma sokar, toz pembe çıkarırım!’

Bununla beraber:

‘Çingene gibi bağırma!’
‘Çingene gibi giyinmişsin, o ne be!’
‘Aaaa, amma da yanmışsın, çingene gibi olmuşsun!’
‘Evini görsen, çingene yaşamaz!’
‘Ellerim simsiyah oldu, çingene eli gibi!’
‘Çingene işte ne olacak!’

Küçümseme ünlemi ile kullanılan lügattandır bir nevi , darbukalarıyla gönül hoplattığımız, renkleriyle başka hayallere geçtiğimiz ‘çingene’…

Yaşam biçimleri, sohbetleri, arkadaşlıkları uzaktır bize, pek de hoşlanılmazlar hatta bazıları tarafından eğlendirmedikleri sürece gönülleri.

Utanmazdır.
Pasaklıdır.
Küfürbazdır.
Gözü kara, belalıdır.
Canı nasıl isterse öyle yaşar. Sıkıya gelemez.

Dışladıklarımız,
Uzaklaştıklarımız,
Görmezden geldiklerimiz,
Yok saydıklarımız,
Aşağıladıklarımız,
Olmadı zincirlediklerimiz.
Efendi olma fikriyle kölesi olduklarımız…

Çocukken ‘çingene’ kelimesini çok duyardım köyde. Hayatları bana gizemli, çekici gelirdi. Canları nerde isterse orda konaklar, çadırlarını kuracak bir alan bulduklarında çoluk çocuk, kap kacaklarıyla yerleşirlerdi.

Coşku,
Heyecan,
Hareketlilik,
Neşe,
Bol kahkahalı kocaman sesler,
Akış,
Şimdilik,
Geçicilik,
Varlık.

Evde sıkıca tembihlenirdim:
“Aman ha, yanlarına yaklaşma!”
‘Neden ama, neden anne? Kimden, ne için korkuyoruz?’

İnsan neden-neyi reddeder? Kendinde olup da yaşayamadığını, cesaret edemediğini, bedel ödemeyi göze alamayıp içten içe içini yakanı…Kaybetmekten korktuğu, kazanmak için hayatını kaybettiği maddenin esareti altında, vazgeçtiği özgürlüğü anımsatanı…

Koyu renk takım elbisesi, rugan, ucu sivri ayakkabıları içinde bedeni, ruhu daralan; sıkıca bağlanmış kıravatıyla boğulacak gibi kıpkırmızı duran siyah beyaz adam rakısından bir yudum daha alır, gözleri görmek istemez camda yansıyan aksini. Püsküllü, kırmızı dansöz kıyafetli çingene kızın göbeğinde, dalgalı denizdeki kayık misali sallanır da sallanır meyhanede. Müzisyenlerin notalarıyla içine tıkıldığı giysiden çıkıp havalanır.

Eğlendirdikleri, unutturdukları kadar varlar kravatlı için, hijyenik ofis ortamında dalga konusu yaptıkları.

Bilmez misin beyaz adam; eğlendiğin müziği, coşkuyu, dansı yaratan, onların yaşam biçimidir senin dışladığın, burun kıvırdığın.

Söyle beyaz insan:

Onlardan uzak durmaya iten nedir seni?
 İçinde nasıl ve neye karşı bir ulaşamama kaygısı yaşıyorsun?
 Bu yaşam şekli sana hatırlamak istemediğin neyi hatırlatıyor?