İlk, okul kitaplarından öğrenmiştim Çukurova adını.

Sonra, babamın her hafta kasabadan getirdiği romanlardan. Bu gizemli coğrafyanın ismini…. Çukurova, okudukça ilgi ve merakımı çeken bir tutku haline dönüştü.

Yokluk ve zorluk içerisinde geçen çocukluk yıllarımdı. Gezme, görme isteği ancak bir düş, ütopya olarak kalabilirdi. Yıllar geçti üzerinden bu tutkunun. İçimde bir uhde olarak kalmıştı. Bilemezdim; bir gün gelecek, yaşamımın bir kısmını orada geçireceğimi.

Yıllar geçiyor, geçiyor ama içimdeki özlem ateşi sönmüyor, aksine artıyordu. Ben de, Akçasaz’ın Ağalarından Derviş Bey’in “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler.” diye tutturduğu ağıt gibi çocukluğumun şarkısı “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de, Görmesek de” şarkısını dilimden düşürmüyor, Çukurova’ya olan özlemimi bu şekilde dile getiriyordum.

Ve nihayet Çukurova ‘daydım.

Şair’in “Bir özlem şarkısısın dudaklarımda, kalın kaşların, gül dudaklarınla” diye özlemini belirttiği gibi yıllar boyu özlem çekmiştim Çukurova’ya.

Özlem evveliyatı olan bir duygu muydu?

Sadece, geçmişte bir yaşanmışlık, birliktelik mi ifade ederdi?

Bence, hayır.

İçinizde yeşertip büyüttüğünüz düşlere, hayallere de özlem duyabilirdiniz. Sanki, Toroslar o nazlı kızın kalın kaşları, Ceyhan ve Seyhan gül dudakları idi.

Efsane, hikaye ve romanlardan bildiğim coğrafyadaydım artık. Bir dönem Lokman Hekim ve toprak ağalarının yaşadığı, çetelerin kol gezdiği, yörüklerin iskan edilmek için zorla dağlardan indirildiği coğrafyadaydım.

Yağmurun sicim gibi yağdığı, ıslak toprak kokusunun yayıldığı bir bahar sabahı Çukurova’nın o gizemli coğrafyasına gezintiye çıktım. Anavarza, Kastabala, Toprakkale, Kozan (Sis) Kalesi ve Yılan Kale’yi, nihayetinde Karatepe Ören Yeri’ni (Açık Hava Müzesi) gezdim.

Çukurova, sadece tarih mi demek?

Hayır!

Çukurova aynı zamanda dağları, ovası, nehirleri ve yaylaları ile yeryüzünün cenneti. Toroslar’ın zirvesinden ovaya bakıp; Pamuk, mısır ve buğday tarlalarını görünce Endülüs gibi üç defa kırmızı değil, üç defa daha yeşil olduğunu anlayabiliyor insan.

İşte o zaman, gezimden sonra Çukurova’nın, asırlar boyu hiç bitmeyen bir şarkı,tını olduğunu anladım.

İnsan bu coğrafyayı gezince, zaman tünelinden geçerek geçmişi yaşamak, uygarlıkların beşiğinde Lokman Hekim gibi ölümsüzlüğün ilacını aramak istiyor.