Annem ve ben her sabah buraya gelir kaldırımda otururuz. Gelip geçenlerden para isteriz. Daha doğrusu ben annemin dizlerinde yatarım. Annem de insanlara bir şeyler söyleyerek para ister.

Oturduğumuz yerin tam karşısında bir okul var. Ben daha çok küçük olduğum için o okula gidemem. Orada bir sürü çocuk var. Zil çalınca hepsi bağrışıp çığlıklar atarak bahçeye fırlar. Ben de onların ne oynadıklarına bakarım. En çok da onları seyrederken sevinirim; ne güzel oyunlar oynarlar bir görseniz. Bazen ben de fırlayıp onlarla oynamak isterim, ama annem kızar diye yapamam. Annem, dizlerinden kalkmamı istemez, çünkü o zaman kimse bize para vermez. Zil tekrar çalıp da çocuklar içeri girince yine yüzümü asıp annemin dizlerine başımı koyarım. Ben annemi çok severim; o benim annem…

İnsanlar, en çok annem, “Allah çocuklarınızı size bağışlasın!” deyince durup bize para verirler. Annem başka şeyler de söyler. Mesela, “Allah ne muradınız varsa versin!” ya da “Evladım, Allah rızası için bir ekmek parası ver!” falan gibi şeyler de söyler, ama insanlar böyle şeyleri dinlemeden kaçıp giderler. Fakat annem ne zaman çocuklarla ilgili bir şeyler söylese insanlar bozuk para var mı diye ceplerini karıştırmaya başlarlar. Herhalde en çok çocuklarını severler de ondan. Annem de beni sever. Ben bilirim, beni sever o! O benim annem…

Annem bazen ağlamaklı bir sesle insanlara yalvarır durur. Önceleri sahiden de ağlayacak sanıp ben de ağlar gibi olurdum, ama şimdi anladım; o aslında ağlamak istemez. Öyle sansınlar da para versinler diye böyle yapar bilirim. O yüzden üzülmem. Bazen insanlar para vermez, annem de onlar gittikten sonra onlara kızıp benim duyabileceğim bir sesle “Allah belanızı versin!” der. İşte o zaman çok kızgın olur annem.

Annem bazen keçeleşmiş saçlarımı okşar. Bazen de bana kızar, “Kalk kız, otur hele!” der. Ben de sevinirim, çünkü annemin dizlerinde yata yata belim ağrır. O zaman ben de kalkar, annemin yanı başına betonda otururum. Uzağa gidemem ama; çünkü annem kızar.

Oturduğumuz kaldırıma “yürüyüş yolu” derler. Çok kalabalıktır. Çok insan geçer. Anneler, babalar ağabeyler, ablalar geçer durmadan. Bazen de çocuklar geçer önümüzden. Beni annemin dizlerinde öylece uzanmış görünce kızarlar mı, acırlar mı bilemem, ama çocuklar çok kötü bakarlar bana. Onlar öyle bakınca benimle asla oyun oynamak istemeyeceklerini anlarım.

Hatta bu sabah babasının elinden tutarak bir çocuk geçti. Hani öbür eliyle uzaktan kumandalı bir kırmızı oyuncak araba süren çocuk var ya, işte o. Bizi görünce arabasını üzerimize sürdü. Küçük araba gelip annemin bacağına çarptı. İstemeden arabasına dokunmak isteyince de bana bağırdı, elime tekme atmak istedi. Ama ben elimi kaçırdım. Kadife pantolon giymişti. Ben o güzel pantolonun aynısını bankaların karşısındaki çocuk mağazasında gördüm. Hatırladım.

O çocuk var ya, işte o çocuk çok yaramaz aslında; ama neden o da babasıyla kaldırımda oturup para istemez bilemem. Bana çok kötü bakar o çocuk! Annemle bana çok kötü bakar! Ama ben yine de annemi çok severim. O benim annem…

O çocukla babası el ele tutuşup gezerlerken biz niye annemle burada oturup para isteriz, bilemem. Ben daha çok küçüğüm, bilemem.

Annemin kucağında oturup, dizlerinde yatarken hep hayal kurarım. Hayalimde arkadaşlarımla oyunlar oynarız. Ama Fatma’yı sevmem ben, onunla oynamam. Fatma da kadife pantolonlu çocuk gibi çok kötü bir çocuktur; kızınca saçlarımı çeker.

Annem bazen kendi kendime ne konuştuğumu sorar. Çocuklarla oynadığımı görmez o; ne oynadığımızı bilmez. Ama ben annemi çok severim. Severim ama akşam olsun da gidelim isterim. Bıkarım çünkü. Çocuklarla hayalimde pek çok oyun oynarız da, yine de akşam olmaz. Bazen keşke bu ablalar, amcalar bize para vermeseler de biz de annemle gelip bu kaldırımda oturmasak diye geçer içimden. Ama o zaman bu çok kötü bir şey olur; karnımız acıkınca yemek de yiyemeyiz o zaman. Abdullah amca da annemi döver o zaman.”Bu çocuğu alır denize atarım ha!” der anneme yine. Abdullah amcadan çok korkarız biz.

Öfff!.. öfff!…Karnım da çok acıktı.Annem bana yarım ekmek içinde tavuk alır birazdan. Hepsini yerim de annem inanmaz. “Bu kadarcık kızsın, nasıl hepsini yiyon kız?” der bana. Ama olsun, ben annemi çok severim. O benim annem…

Akşam olunca dar bir sokakta bizi bekler Abdullah amca. Minibüste bekler bizi. Diğer kadınlar, çocuklar da vardır o minibüste. Bazı çocuklar ağlar. Anneleri de onları bir güzel döver o zaman. Sonra hep birlikte evimize döneriz.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/dilenci-kadinin-kucuk-kizi/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/dilenci-kadinin-kucuk-kizi/" data-text="Dilenci Kadının Küçük Kızı" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/dilenci-kadinin-kucuk-kizi/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p><a href="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/DSC_0278-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" size-medium wp-image-11237 alignright" src="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/DSC_0278-1-270x480.jpg" alt="DSC_0278 (1)" width="270" height="480" /></a><br /> Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1992&#8217;de mezun olduktan sonra büyük hayallerimin peşinden Londra&#8217;ya gittim. Türkiye&#8217;de avukat olmaktansa hayalini kurduğum büyük denizlere yelken açmayı yeğledim. 7 yıllık çabanın sonucunda beklenen oldu ve ben boğulmaya başladığımı anlayınca kürkçü dükkanıma geri dönüp mesleğimi yapmaya karar verdim. Bu sırada yazmaktan keyif aldığımı anladım. Aslında önceleri yazmak, dibe vurduğumda sarıldığım meditasyon aracıydı benim için. Düzenli yazmaya başlayıp tamamlamayı başardığım iki öykü kitabım basılmaya fırsat bulamadan eski kıskanç eşimin öfkesinin kurbanı oldu ve bir kış sabahı kömür sobasında gürül gürül yandı. Sobanın bulunduğu oturma odası öyle sıcaktı ki anlamalıydım; 4 yıllık emeğim ısıtıyordu etrafı çünkü. Eşime &#8220;Neden?&#8221; diye sorduğumda öykülerimin birindeki tekerlekli sandalyeye mahkum genç kızın aşık olduğu adamın ben olduğunu anlamadığını sandığımı mı sordu. Öykülerimde bile kıskanılmak güzeldi tabii ki! Buna rağmen bu üstün vasıflı, anlayışlı eşimle derhal boşandım. Derhal derken 3 yıl sürdü. Tabi yıllardır okuyarak, düşünerek, yazarak etrafıma ördüğüm duvar da bir anda yok olmuştu. Öyle ise dedim yazmaya paydos. Ruhumun kendini ifade edebildiği yegâne yolun sonuna geldiğimi düşündüm. Çok seyrek olarak beni etkileyen bir konu hakkında kısa öyküler yazmanın dışında elime bir daha kalem almadım. Kalem dedim evet, çünkü ben kurşun kalemle yazdım hep.<br /> Ancak, Yaşam Okulu&#8217;na başlayınca yeniden yazarak ifade etmeye başladım kendimi. Belki de Nil&#8217;den duyduğum korkunun sonucunda mecbur kaldım kim bilir? Şaka bir yana, sadece yazarken gerçek benimin sesiyle konuşuyor, onun mutlak huzuruna varıyorum. Umarım böyle devam eder.<br /> Sevgiyle kalın.</p> <span class="et_social_bottom_trigger"></span>
Share This