Nöbetçi olduğum günlerde ilginç doğumlara şahit oluyorum. Bu sefer 3 ayrı doğum hikayesi var. Ama ben bir tanesini anlatayım.

18 yaşında genç bir kızımız. İlk doğumu. Sabah 9’da gördüğümde 6 cm açıklık vardı. Kendine inanan yüzüyle ve doğumu kabullenişi ile ebelerin gözünde de şimdiden farklı biri olmuştu.

“Çok iyi gidiyormuş doğumun.” dedim. “Biliyorsun doğum senin işin ve kendini bırakırsan bedenin ne yapacağını biliyor.” Beni tanımadığından sadece “evet” diyerek cevapladı.

Akşam vizitinde yanındaydım. 14:15′ de güzel bir doğum yapmış. Yüzü gülüyordu.

“Nasıl geçti?” diye sordum.

“Aynen sizin dediğiniz gibi” dedi. “Kendimi bıraktım ve çok kolay oldu.”

Asıl hikaye bundan sonra başladı. Yan yataktaki, yine o gün doğum yapan bir gebenin -dört çocuğunu da evde doğurmuş olan- annesi söze karıştı: “Olmamış meyveyi taş veya sopayla düşürmeye kalkarsan dalı kırarsın, oysa olgunlaşmasını beklersen ağacı azıcık sallamanla kucağına düşer,”.

Resmen büyülendim. Belki uzun bir açıklama ile anlatacağım şeyleri bu kadın bir cümleyle özetlemişti. Hem de benden daha iyi mesaj vererek. Bunu eğitimlerimde kullanacağımı söyledim.

Doğumları daha olgunlaşmadan zorlar olduk. Korktuk, korkutulduk. 37-38 haftalık gebeliklerde , bir sebep yokken bile,”olmuştur bu” diyerek kararlar aldık. Doğumun normal süresini beklemeden
-randevularla- sezaryenler yaptık. Bu arada kimbilir ne dallar kırdık.

Bilimsel çalışmalar yavaş yavaş bu kırdığımız dalları gözler önüne seriyor.

Ama biz hala 3 maymunu oynuyoruz. Ve olgunlaşmamış meyveleri koparmak için hala dallarımızı kırıyoruz.

Son olarak da Dünya Sağlık Örgütü’nün “Doğuma götüren kanıta dayalı 6 uygulama” listesinden bir tanesini hatırlatmak istiyorum:

“DOĞUM KENDİ BAŞLAMALIDIR!”

Biz bunu asırlardır biliyorduk da neden unuttuk?