endustriyel-tavuk-v

 

“Merhabalar,

Kuruyemişler kokmamış 🙂 Sabun da gerçekten güzelmiş, teşekkürler. Beslenme konusundaki farkındalığa olan katkınızı çok takdir ediyor ve bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum:

Biz doktorlar, standart tıp eğitimi alırken hiçbir şekilde gıda katkı maddesi, kimyasallar ve bunların oluşturduğu hastalıklar ile ilgili eğitim almıyoruz. Bu nedenle olsa gerek, bu kimyasalların oluşturduğu hastalıkları ne yazık ki tanıyamıyoruz. 

Böylece migren atağıyla gelen hastada MSG zehirlenmesi mi? Sülfat duyarlılığı mı? vb. ayırıcı tanısını yapamıyor, migren torbasına koyup ilaç başlıyoruz. Benzer şekilde, gelen hasta salata bardan mı zehirlendi yoksa viral gastroenterit mi bilemiyor, mide ilacı verip gönderiyoruz. 

Böylece dev kimyasal sektörünün insanları zehirlemesi karşısında tam bir cehaletle duruyor ve bu şaşkınlığımızdan “alternatif tıp”çıların yararlanmasına engel olamıyoruz. 

Sonuç; ne yazık ki bu konuda büyük bir cehaletle karşı karşıyayız. Hastalarımızı koruyamıyor, yan etkileri tanıyamıyor ve tedavi edemiyoruz. Doktor camiası olarak bugünlerde tek yapabildiğimiz el yordamıyla kendimizi koruyama çalışmak, evde yoğurt mayalamak 🙂 İşyerine yiyeceklerimizi yanımızda getirmek filan…

Teşekkürler…

 İyi akşamlar…

Ümit A.”

Bence farkındalık kavramı “gözünü açmak, duyusal, işitsel, sezgisel, rakamsal ve istatistiksel tüm değerleri sağlıklı kafa ile muhakeme edebilmek” diye tarif edilebilir; iyinin de iyisidir.

Devir öyle bir devir ki eğer siz kendinizi koruyamazsanız, ağır hasar bırakmaktan çekinmiyor kimse. Patronsun, çalışansın, annesin, öğrencisin, emeklisin, gençsin, yaşlısın fark etmiyor. Gücü yeten, yettiğine saldırıyor. Savaşta her şey mubah durumu…

Evet, ben sadece gıda sektöründen yazıyor ve örnekler veriyorum; çünkü ben bu sektörün içindeyim ve tam anlamıyla sadece bu sektörü biliyorum. Eğitim, sağlık, turizm, teknoloji, bilim, siyaset, sanat… Tüm zeminler kirlendi aslına bakarsanız. Bir günah çıkarma kabini/zemini olsa neler neler dökülür…

Kurallar ile mi düzelir tüm bunlar? Bana göre, hayır. Aslında daha doğru bir cevap vereyim: “Bu toprakta” hayır.

Geçen sene, arkadaşım Deniz seyahate gitti, Berlin’e…

endustriyel-tavuk-vi

“Ne getireyim sana, İpek bir şey ister mi?” filan derken, dedim ki “İpek için 0,50 makineli kurşun kalemlerden getirir misin? Değişik şeyler hoşuna gidiyor.”

Dönüşüne yakın girmiş güzel bir kırtasiyeye, 4 adet makineli, bıcır bıcır kalem seçmiş. Kasaya gidince satıcı sormuş:

– Bunlar size mi?

Deniz, “Yok, arkadaşımın kızı…” demiş. Satıcı İpek’in kaç yaşında olduğunu sormuş;12 yaşında olduğunu öğrenince, “O halde olmaz” demiş satıcı; “12 yaş için uygun değil bu kalemler. Size bunları satamam. 1,0 mm olanlardan alabilirsiniz.”

Deniz, Türk ya… Hemen kıvırmış: “A öyle mi? Ben de çok beğenmiştim. O halde bunları ben kendim için alayım.” Satıcı kadın “Peki” demiş, sarmış.

Döndüğünde bize anlattı bunları. Ben şaşkın, İpek şaşkın… Yaklaşık bir senedir de Deniz kendini yalancı hissediyor ve arada bir vicdanını sorguluyor. Ha, kalemleri soracak olursanız İpek onları bir yıldır sorunsuz kullanıyor 🙂

Şimdi, bu olayı ve bu satıcıyı Türkiye’ye uyarlamak mümkün mü?

Cevabı kesinlikle, hayır.

Kırtasiyeyi bilmem ama kendi yoğurduna ekşi dememek, bizim oryantalist kafalardan çıkan bir durum bildirisi… Her durumda, her meslekte, sorulan her soruda, alınan her yanıtta… Ama her yanıtta… Gıda sektörünün yanıtlarını derlerseniz sonuç şöyle oluyor:

endustriyel-tavuk-i

Tavuk / Yumurta: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün tavuklar köy tavuğu. Her biri milyon metrekare geniş meralarda serbest geziyor. Yem olarak hazır yem ya da mısır falan asla ve asla verilmiyor. Bütün firmalar sizlerin ve tavukların sağlığı için canla başla çalışıyor; eski kromozomlu ataerkil buğday buluyor, bunun maliyetine katlanıyor, hatta sırf sizin sağlığınız için sübvanse ediyor ve 30 kuruşa yumurta satıyor.

Yumurtalara asla ama asla müdahale edilmiyor. O “bütünüyle doğal” bal kabağı tonunu hep doğadan alıyorlar. Maşallah…

Balık: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün balıklar “deniz balığı.” Bütün balıkçılarda, bütün balık restoranlarında sadece ve sadece açık denizden olta balığı satılıyor. Öyle yetenekli balıkçılarımız, öyle cevherlerimiz var ki denize her olta attıklarında ya levrek çıkarıyorlar ya çipura… Memleketin dört yanındaki balık çiftlikleri şu durumda sadece dekoratif akvaryum statüsünde oluyor. Enteresan bir hobi…

Sebze / Meyve: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün sebzeler ilaçsız. Hepsi “bahçe malı.” Kimyasal gübreymiş, böcek ilacıymış böyle şeyleri hiç kimse kullanmıyor. “E biz geçen sene tur yaptık bölgede, adım başı zirai ilaççı vardı” diyecek olursanız cevabı hazır: “Abla onlar ihracat malına gidiyor.” ???!!!

Ekmek: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün ekmekler eski buğday ile yapılıyor. Hatta güzel Türkiye’de eski olmayan buğday bile yok. Maşallah, bütün dünyada bozulurken sadece bizim ülkede bozulmuyor. “Maya” diye soracak olursanız o da hiç istisnasız, tamamen doğal… Ülkenin güzel yaylalarında, taş evlerin içinde, yer sofralarında besleniyor. “Eh, tamam, peki fiyat niye böyle uçuk?” diye sormayın hiç. Cevap “E malum, para lazım” oluyor. İyiymiş böylesi…

Süt: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün inekler meralarda besleniyor. Kaç metrekare sizin mera? 100.  “Tesisin önündeki bahçe olmasın o? Ben çok daha büyük olması gerektiğini düşünmüştüm” falan derseniz cevap: “Boş verin, düşünmeyin.” Çünkü böylesi daha iyi.

Peynir: Kime sorsanız, hiç istisnasız, memleketteki bütün peynirler doğal maya ile yapılıyor. Hiçbir peynirde katkı maddesi kullanılmıyor. Ama artık nasıl oluyorsa oluyor, 15 gün geçiyor, satılan  kaşar bir milim bile küflenmiyor. Mis gibi duruyor… Bir gram kimyasal içermeyen sütler hayret verici şekilde asla ekşimiyor, tebeşir beyazlığındaki peynirler asla yeşermiyor. Peroksit içerdiğinden falan değil, asla. Nerede nasıl davranması gerektiği öğretiliyor peynirlere. Öyle terbiyesizlik yapmıyorlar. Öyle işte…

Sabun: Kime sorsanız hiç istisnasız, memleketteki bütün sabunlar “saf sabun.” Nasıl oluyorsa kostik içeren sabunlar bile “saf sabun.” Çünkü anlatıyor sabun üreticileri, diyorlar ki: “Kostiksiz sabun olmaz. Ama merak etmeyin, bizim eklediğimiz kostik sonradan uçuyor. Detay sormayın. Anlatsak da anlamazsınız.”

Öylesine çok örnek var ki bin tane daha yazarım… Butik makarnacılar çıktı mesela. Soruyorsunuz “Bunun unu, yumurtası, sebzesi nereden?” diye. Bir başlıyorlar ki dinlerken ağlarsınız… Yaylalarda akan şırıl şırıl dereler, serbest tavukların gezindiği güneşli tepeler, yüzünü güneşe dönerek rüzgârda türküler çığıran buğday başakları… Doğal ne ki?

Kahvaltıya gidiyorsunuz hafta sonu, bilmem ne köyüne… Getiriyorlar önünüze köy kahvaltısı diye 80 çeşitli görgüsüzlük tepsisini… Öyle bir tepsi ki yok yok. Kış aylarında sivri biber, salatalık filan her şey var. Nasıl var? Çünkü toptancı marketinde var.

Dediğim gibi, bu örnekler 1000’i geçer. Burada bitireceğim. Ama bu yazıyı “doktor önerisi ile” reklamı yapılan “sütlü buz”, yani şu paketli dondurmalar için birkaç paragraf ekleyerek bitireceğim.

Süt, şeker ve salep. Gerçek dondurmanın içeriği ve olması gerekeni sadece bu üçüdür. Basit bir teknik ile pişirirsiniz, karıştırırsınız, dolaba koyarsınız. Sonra yine karıştırıp yine dolaba filan derken olur bu. Birkaç denemeden sonra dünyanın en basit şeyi…

Peki, şu önerilen paketli dondurmalar nedir?

Genel formül şu: Sos kaplı, aromalı sütlü buz. Açalım parantez: şeker (bu sene, formüllerden “şeker” de çıkarıldı. Ne de olsa fuzuli masraftı… Komple kimyasala dönüldü), bitkisel yağ, glikoz şurubu, % 5 süt, yağsız süt tozu, guar gam (olmazsa olmaz) ksantan gam, karboksi metil selüloz, karragenan, mono ve digliseridler, aroma…

Daha basitleştireyim: % 5 süt + % 95 kimyasal çöp.

Televizyona çıkıp da çocuklarınız için bunu tavsiye eden kimliğin/kişiliğin karşısında şapka mı çıkarılır, yüzüne mi tükürülür, karar sizin. Ağır olduğunu biliyorum ama tamahkârlıkta sınır tanımayanın karşısında sinkafta sınır tanımamak çok da ayıp olmaz.

Şimdi, bütün şu yukarıda anlattıklarım bir kenarda kalsın; ortada daha önemli bir soru var:

Bütün bunları kim yiyor? Her iki anlamıyla da…

Doğal ve gerçek ürünler ile beslenen kafalar olmadığı kesin. Beşerden örnek verip sosyolojik durumu betimlesem otuz paragraf daha ekleyeceğim, ona da gerek yok, durum zaten ortada. İçinde yaşadığımı dinamikler, aklını kullanamayan, olanı biteni kavrayamayan, muhakemede eksikli kalan, sebep-sonuç ilişkisini kuramayan toplumun ayak sesleri duyuluyor. Köy tavuğu idik, endüstriyel tavuğa döndük. Açayım da gülün biraz 🙂

endustriyel-tavuk-iii

Çok çok eski zamanlarda, hani o kuş gribinden ölüyorduk da devletimiz bizi kurtardı ya… Memleketin bütün köylerine girdiler, bütün tavukları diri diri gömüp yok ettiler sağ olsunlar. İşte o köy tavukları, bambaşka tavuklardı.

Uçarak, koşarak, kaçarak, geceleri ağaçlar üzerine tüneyip uyuyarak yaşarlardı. Öyle güzel, doğal ve gerçek beslenirlerdi ki cin gibi olurlardı. Nereye yumurta yapacaklarını bile kendileri belirlerdi. İneklerin yem kanallarına da yaparlardı, boş buldukları küfelere de, samanların arasına da… Bir gün orada, bir gün burada bulurdunuz yumurtayı.

Evler boyu değil, mahalleler boyu yol alır köy tavuğu. Acayip gezerlerdi. Hakikaten gezerlerdi. Nerede kalacaklarına bile kendileri karar verirdi. Hangi kümesin horozunun tüyleri parlak ise, sesi güzel ise gider o horozun koltuğunun altına falan girerler mesela… Hatta bu konuda benim çok güldüğüm, Anadolu zekâsı ürünü bir espri bile vardır da çok edepsiz; yazmayayım şimdi 🙂

Zekâ dedim ya… Hem de ne zekâ… Hangi böcek zehirli, hangisi yüksek proteinli, hangi ot yarar, hangi ot yaramaz… Hepsini içgüdüsel olarak acayip şekilde anlarlardı. Sağlıklı genetik + sağlıklı gıda = süper akıl. Öyle ki yakalayıp kesmek gibi bir planınız varsa karşı plan geliştirecek kadar ciddi bir zekâ. Köylerde gündüz vakti öyle bahçeye çıkıp da tavuğu yakalayamazsınız. Karı-koca, çoluk-çocuk sıkıştırsanız bile fayda etmez. Uçar ve kaçar. Ertesi gün yemekte tavuk varsa o tavuğu ancak gece yakalar köylü. Tünediği yeri gündüzden belirler, hava kararınca ses çıkarmadan uzanır, bacaklardan yakalar. Sonra da ertesi sabah kesmek için küfenin altına hapseder. Takdiri ilahi diyemem ama böyle can verir akıllı garibim…

Endüstriyel piliçte ise durum tamamen farklıdır. Genetiği sürekli yem yemeye, yani tüketmeye odaklı değiştirilmiştir. Önüne ne koyarsanız onu yer. İtiraz etmeyi aklından bile geçirmez. Kendisine layık görülen, doğaldan acayip uzak hayatı hiç düşünmeden benimser. Sentetik ortam, sentetik yem falan derken bünyede sürekli patlayan onlarca hastalık… Sürekliliğinde de akıl noksanlığı ile devam eder.

Kendi pislikleri içinde amonyak soludukları bu ortamda büyüyen bu hayvancağızları kumsaldaki taş, tarladaki patates gibi toplayabilirsiniz. Elini uzat, tut ve al. İtiraz etmez. Bu acınası hal size ne çağrıştırıyor bilemem ama bana göre sözün özü dedikleri şey budur. Toplumca kaybettiğimiz şey de tam olarak budur.

Ege’de, Doğu’da, Akdeniz’de, Orta Anadolu’da vs. hiç fark etmez. Bir köy seyahatine gittiniz. Yemekler enfes. Yaylalar, köyler yıkılıyor. Suyu ayrı, ağacı ayrı, koyunu, kuzusu ayrı güzel… Sofralarda denk gelirsiniz, 90 yaşında nene… Açarsınız sohbeti, size Atatürk’ü tren garında karşılamaya gittikleri günü falan anlatmaya başlar. Ama öyle tuhaf anlatır ki… O gün ne giydiğini, saçını nasıl ördüğünü, havanın nasıl olduğunu falan noktası virgülüne hatırlar. Şaşar kalırsınız. “Yahu teyze” dersiniz, “Sen başbakan olsan olurdun; hem de âlâsı…”.

Doğrudur. Çünkü onun gıdası, onun oksijeni, onun içtiği su, onun ayaklarını bastığı toprak başka idi; bu dönemin başka. Teyzenin tohumu başka. Onun tarlası, ortamı başka. Elbette ürün zeki, ürün sağlıklı, ürün faydalı ve ezberbozan. Tıpkı olması gerektiği gibi.

Pınar Kaftancıoğlu

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/endustriyel-tavuk/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/endustriyel-tavuk/" data-text="Endüstriyel Tavuk" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/endustriyel-tavuk/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>