Hep anlatıyorum ya ben, her şey ”fark etmekle” başladı diye: Büyükşehrin yaşam dinamikleri ile mutsuz olduğumu, mutsuzluğumu ve gerginliğimi oğluma da aksettirdiğimi fark etmek ile…

Önce, nerede yaşamak istediğim sorusunun cevabını aradım kendimde. Buldum da, Ege’de… Sonra ne yapmak istediğimin cevabı… Onu da buldum. Kimseye minnet etmeden oğluma ve kendime bakabilmek, temiz bir hava soluyabilmek… Hani oğlumun okuluna yürüyerek gidebilmesi falan kâfiydi benim için.

Kendimi tanımaya, ”fark etmeye” çalıştım sonra. Kimdim ben? Neyi yapabilirim? Ne abarttım kendimi, ne de aşağıladım. Ben sadece yanıtları bulmaya çalıştım.

Ege’yi fark ettim sonra. Tatları fark ettim. Bu toprağın güzel insanlarını… Tanıyıp tanıştıkça aslında ne çok şeyi bilmediğimi… İşkolik olduğumu da fark ettim. Şehirden mi kaçmıştım kendimden mi? Hiç olmadığım kadar mutluydum. Yanıt da buydu. Ben sanırım olmak istediğim yerdeydim. Hiçbir zaman ”emekli” olamayacağımı sadece ben değil; tüm ailem, arkadaşlarım da aynı anda fark etti sanıyorum…

Ege’de bir köye yerleştim. O köyde yöre halkı ile çalışmaktan, üretmekten ama gerçek anlamda üretmekten ne çok zevk aldığımı, bunun hem beni, hem de yöre halkını mutlu edeceğini de 2000′li yılların başında fark ettim. Sosyolojik bir fark yaratabilir miydik? Bir de göçü durdursak… En azından olduğumuz, bulunduğumuz yerde. Yayılır belki sonra…

Tam on dört sene oldu Nazilli’de. Billur Su ile başlayan maceram İpek Hanım Çiftliği ile devam ediyor. Toprağı, tarımı sevdikçe sevdim burada. Çalışan insanlardan gelen sesler, gülüşler, zaman zaman küslükler, kadınsı dedikodular, gırgır ve şamatayla, hayatın kendisiyle dolu çiftliğimi çok sevdim.

Hangi kapıyı açsam gülen gözlerle karşılaştım. Onlar beni ablaları bildi; ben herkesi kardeşim, ağabeyim gördüm. Her bitkiyi, her ağacı, her hayvanı da onlarla eş sevdim. Biz burada kızlarımızı, oğullarımızı, evlerimizi, dertlerimizi paylaştık. Bir ettik, bir olduk. Birlikte çözmeye çalıştık her şeyi bu çatının altında. Elimden gelen oldu, gelmeyen oldu… Bu yapıyı korumak için tüm şartları zorladığım da oldu.

Sonra siz geldiniz. Sizinle bir olduk. Derdimiz, derdiniz oldu. Ben hep bildim, biz hep bildik verdiğiniz değerin kıymetini. Beni, bizi kendi gözünüzden bile sakınışınızın değerini… Her ziyaretçi elinde bir nazar koruyucu ile gelir yanımıza. Biz astık onları duvarlara. Evimiz, ofisimiz nazar tabloları, dualar, şahmeranlar, boncuklar, çift kuşlar, kurşunlarla doldu taştı. Yine de arada bir değdi nazar. ”Olsun, varsın” dedik, geçtik.

Fark edilmenin en önemli işaretlerini sizlerden dinledik. Kiminizin migreni geçti, kiminizin MS atakları… Çocukların öksürükleri dindi. Egzamalar kayboldu. Mine yanmaları yaşanmaz oldu. Süt içmeyenler içmeye; pırasa yemeyenler yemeye başladı. Duydukça sevindik. ”Kuru soğanı, patatesi doğrarken çocukluğunu hatırlar mı insan?”, ”Salatalığı keserken kokar mı bütün mutfak?” Şaşırdınız, hep de yazdınız, mutlu ettiniz. Siz, bizi fark ettiniz.

Sizin farkındalığınız yayıldı, dağıldı, kulaktan kulağa büyüdü. Çok büyüdü. Çokça yazıldı. Programlar yapıldı. Filme bile alındık. Dünya Kadınlar Günü’nde, Google’ın Doodle’ından dünyaya el salladığımız oldu.

Ben bir sözcüyüm bu eşsiz yapıda. Fazlası değil. Geçen hafta da çağırdılar beni; jürinin karşısında anlattım; çiftliğe gelip olan biteni tüm boyutları ile değerlendiren ekibe hep birlikte anlattık. Yarattığımız fayda tüm rakamları ile değerlendirildi.

Sadece tohumun, toprağın değil, emeğin de temizliği olmuş en çok şaşırtan. Öyle söylediler. Örneklenmesi, çoklanması, daha çok anlatılması oldu dilediğimiz. Tebrik edildik pek çok şey için: yapabildiğimiz, sürdürebildiğimiz, kurduğumuz iletişim, empati…

Sözün özü; 25 Eylül 2014 gecesi Garanti Bankası, Ekonomist Dergisi ve KAGİDER’in düzenlediği 2014 Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması’nda ”Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimci” ödülünü bana, yani aslında hepimize verdiler.

Ben uçmaya hep niyetliydim de, kanatlara ihtiyacım vardı… O kanatlar her zaman oğlum Can oldu. Hayalperest annesini sakinleştirmek, ayaklarını yere bastırmak, doğru yönlendirmek, bazen de sert eleştirmek hep ona düştü.

Şimdi ben buradan, bu satırlardan…

Deliliğim karşısında yıllardır başarı ile direnen oğluma,

Otuz beşinci yaşımda kucağıma aldığım, o hastane odasında içimi cız ettiren, ”Eyvah, şimdi ne yiyecek?” dedirtip sadece kendini değil, binlerce arkadaşını da doğru beslememize ilham veren pamuk kızım İpek’e,

İyi ki varolan, iyi ki doğan torunum Mavi’ye,

Köyüme, ekibime, bu koskocaman aileme,

Ama en çok da kanatlarımın altındaki rüzgâr olan sizlere çok çok teşekkür ederim. Aldığım ödül benden çok sizindir. Bir hayali gerçek eden herkesin. Bu koca ailenin sözcüsü olmak dahi büyük bir gurur…

O gece sahneye çıktığında heyecandan konuşamayan, teşekkürlerini bu satırlara bırakan bir sözcü.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/fark-etmek/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/fark-etmek/" data-text="Fark Etmek" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/fark-etmek/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>