Bugünlerde Ankara’daki son günlerimi yaşıyorum. Yani büyük ihtimalle! Nedense içimde buralardan gideceğime dair bir his var. Kim bilir,  belki de böylesi daha iyi… Gel gör ki, bunca zamandır yaşadığın, kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrendiğin yeri bırakıp da gitmek o kadar kolay olmuyor. Halbuki bir ay öncesine kadar Ankara’dan, burdaki insanlardan çok  sıkılmıştım. Şimdi ise Ankara değil, gidilecek yer gurbet geliyor bana.

Kim bilir, belki de Ankara’dan değil, tekdüze hayatımdan kaçmayı istiyorumdur. Belki de gurbet diye suçladığım bu yer değil, kendi yüreğimdir bana yabancı gelen. Gurbet yüreğim!

Kendimi bildim bileli bir çocuk konuşur durur içimde. O çoçuğu her zaman çok sevmişimdir. Çok iyi anlaşmışızdır. Bana, mutluluğu başkasının gözlerinde aratmayan içimdeki çocuğa çok şey borçluyum.

Ama bu günlerde o çocuk iyice anlaşılmaz oldu. Hiç susmadan konuşuyor. Sürekli bir şeylerden huzursuz. O öylesine huzursuz kıpırdanırken, bende de farklı şeyler yapma arzusu ortaya çıkıyor ve bu arzu beni kemiriyor. Duvarları aşmak, tabuları yıkmak istiyorum. Sürüden ayrılmak,kendi başıma kalmak, kafamı dinlemek, gerçekten yapmak istediğim şeyleri yapmak istiyorum.

Zaman geçiyor, yaşlanıyoruz, yıpranıyoruz ama ben hala yapmak istediklerimi yapamadığımı farkediyorum. Denizlerdeyim. Yüzüyorum. Dalıp, avcuma bir miktar kum alıyorum. Yüzeye çıkıp avuçlarımdaki kuma bakmak istiyorum. Çıkınca bakıyorum ki avucumda bir iki kum tanesi!

Kendi fikirlerimi, ideallerimi çevremdeki insanlara anlatmak istiyorum.

Hayatın kurallara sığdırılmayacak kadar kısa olduğunu, bu canın bizlere istediğimiz gibi yaşamamız için verilmiş eşsiz bir hediye olduğunu haykırmak istiyorum. Aslında onlar da kulak veriyorlar bu söylediklerime ama gel gör ki ben yaşlandım, onlar halen bana çocuk gözüyle bakıyorlar. Oysa ben 21 yılın yükünü taşıyorum omuzlarımda. Sıkıntılar, dertler…Geriye dönüp baktığımda hiçbir değeri olmayan, ama zamanında anlayamadığım için benden, değerlerinden kat kat fazlasını alıp götüren boş şeyler.

Bazen bunlar yüzünden, başımı alıp, eskiden tanıdığım kimsenin olmadığı bir yere gitmek istiyorum. Deniz kabuklarının sahillere vurduğu yerlerde sabahlara uyanmak istiyorum. Sonra “Yapma,boş yere hayal kurma!” diyorum kendime çünkü gittiğim her yerde huzursuz gurbet yüreğim de benimle beraber olacak ve huzur, yüreğime küçük dokunuşlar yapmadığı sürece, gittiğim her yerde bu  yaşadıklarım tekrarlanacak çünkü bizim sıradışı(!) hayatlarımız tekrarlardan ibaret.

Peki bu karamsarlık nereye kadar sürecek? Şimdilerde çok konuşulan bir terim var; küresel ısınma. Her yer ısındı,yanacak neredeyse ama bizim kalplerimiz bir türlü ısınmıyor. Meğer ne kalın buz tutmuşuz. Buzları eritmeye çalışanlar da pek başarılı sayılmaz hani. Onlar da ısınayım derken düpedüz yanıyorlar  ama hayat bu işte. Ayar tuşu yok ki!

Şu an evimin balkonunda, küçük masamda, mumum ve çayımla oturuyorum. Mumun sıcaklığı vuruyor yüzüme. O beni hem karanlıkta aydınlatıyor, hem de ısıtıyor. Bu sıcaklık bile beni kendime getirmeye yetiyor.

Hepsinden daha kötüsü de tüm bunların farkında olmamak olurdu aslında. Nedense her şeye seyirci kalmayı seçiyoruz acaba? Tıpkı şu an benim komşularımın yaptığı gibi. Bir şey izliyorlar belli… Hem de kaptırmışlar kendilerini. Göremiyorum onları ama anlayabiliyorum. Nasıl mı? Türk milletinin bir şey izlediğini nerden anlarsınız? Tabi ki çekirdek çitletmesinden. Halbuki gerçekte kendi geleceklerine seyirciler, onu farketmiyorlar.

Film kapalı gişe oynuyor, koltuklarımız en ön sıradan…

İYİ SEYİRLER….
   
Not: Ben filmin yarısına bile gelmeden o salonu terkettim. Hayatı izlemek değil yaşamak adına! Dışarda buluşmak üzere 😉