Her derde düşen insan, değil elbet çaresiz,
Her tahta çıkan sultan, değil elbet yaresiz.

Her gördüğün tek insan sanma sakın kimsesiz,
Nice topluluk gördüm birbirinden habersiz.

Her gördüğün çocuğu doyasıya sev okşa,
Nice yaşlılar duydum, sevilmeden gömülmüş.

Kimi bir ömür sürer bir an yoktur yaşanmış,
Kimi bir masal okur yüz yaşama adanmış.

Güzel insanların diyarı; dostluk, kardeşlik ve birliğin mabedi; özgünlüğün, yaratıcılığın ve paylaşımcılığın merkezi “Gerçek Yaşam Şehri”ne hoşgeldiniz.

Bir zamanlar burası “Yaşadığını Sanan Ölüler Şehri” idi.
İnsanlar vardı, ama ruhları yoktu.
Kalpler vardı, ama sevgi yoktu.
Eğlence vardı ama coşku yoktu.
Zenginlik vardı ama paylaşım yoktu.
Alanlar çoktu ama hiç veren yoktu.

Bu şehirde insanlar yaşamak için doğmuyor, yalnızca doğdukları için yaşıyorlardı.
Niçin var olduklarını hiç düşünmeden, hiç sorgulamadan, hiçbir şüpheye düşmeden mekanik bir koşturmaca içinde, yaşama görevlerini tamamlayarak göçüp gidiyorlardı.

Metin, bu şehirde bir şeylerin eksik olduğunu farketti. Gözün görebileceği herşey, alabildiğine önlerine sunulduğu halde garip bir boşluk, tarifi zor bir anlamsızlık vardı burada.

Metin sonraki günlerini bu anlamsızlığı bulmaya adadı. Ama arayışları onu bir yere götürmüyor, bu koca şehirdeki boşluk gittikçe derinleşiyordu. İnsanlar arasındaki uçurum büyüyor, karınca gibi çoğalan, karınca gibi çalışan bu kitle her türlü maddesel zenginliği artırırarak avunmaya devam ederken şehrin üzerindeki kapkara kasvet bulutu ise günden güne yoğunlaşıyordu.

Bir gün Metin, tüm okulları, tüm kitaplıkları, tüm evleri hiç bir zaman okunmamış ansiklopedilerle dolu bu şehirde, algılayamadığı bir güç tarafından ıssız bir sokakta bilmediği bir dükkana sürüklendi. Burada, daha önce gördüklerine hiç benzemeyen yemyeşil bir kitap buldu. Kitabın arkasını çevirdiğinde daha önce hiç görmediği bir ışıkla kamaştı gözleri. Bu ışık tüm vucudunu baştan ayağa sardı. Metin aradığı şeyi bulduğunu hissetti ve bu ışığın kaynağını bulmak üzere yollara düştü.

Çok geçmeden, aradığı iki bilge insana ulaştı. Onların köyünde hiç duymadığı bir şeyle tanıştı. Yaşam. Bu eşsiz bir şeydi. Burası YAŞAM köyüydü.
Gün geçtikçe yaşamın zaten her zaman var olduğunu öğrendi.
Onun yaşamı görmesini, tanımasını, farketmesini engelleyen, yaşam ile bağlantı kuracağı aracı bilmiyor olmasıydı. Önce kendi olmalıydı.
Evet yaşama bağlantı kurmak için tüm kaynakların içinde hazır olduğunu, bunların nasıl farkına varacağını, yalnızca bu kaynaklarla nasıl gerçekten yaşanacağını iki yılda öğrendi iki bilgeden ve onların bilge öğrencilerinden.

Şimdi “Gerçek Yaşam Şehri”nde her tarafta Yaşam Okulları var.

Şimdi bu şehirde yaşama merhaba diyenlerin ilk öğrendikleri ders “Yaşam sorumluluğunun tamamen kendilerine ait olduğu”.
Bu sorumluluğu kabul etmeyenler doğrudan ülkenin her tarafında bulunan diğer “Yaşadığını Sanan Ölüler Şehir” lerine gönderiliyor. Onlar, bu şehirde yaşam hakkı kazanamıyor.

Sonra herkes kendi olmayı öğreniyor.
Sonra herkes sevmeyi, paylaşmayı, yaratmayı, ve hem kendi için hem “Gerçek Yaşam Şehri” için yaşamayı öğreniyor.

Herkes sürekli kendine şu soruları soruyor:
Ne kadar sevdin, ne kadar öğrendin?
Haklı olmak mı istersin, mutlu olmak mı?
Kimleri tanıdığın mı önemli, kim olduğun mu?
Kaç kişiye hükmettiğin mi önemli, kaç kalbe girdiğin mi?

“Gerçek Yaşam Şehri”nde herkes hem kendilerine, hem yaşamı öğrenmelerine kaynak olan iki bilgeye her zaman şükran duyuyor.

Nice okullar gördüm, yıllar geçer beyhude
“Yaşam Okulu”na girdim her saniyesi hazine.

Nice insanlar gördüm dinledikçe uyudum,
İki bilge tanıdım, en derin uykumdan uyandım.

Metin Ekçe