Şeffaf, ışıltılı kanatlarını hafif hafif açıp kapayarak mucize melekleri geldi kondu dalıma.

Ilık bir ilkbaharda yağmur sonrası, gül dalındaki goncadan kendini bırakan damlanın, güneşle sevişirken etrafa yaydığı aydınlıkla;
sabahın sakin ve neşeli meltemiyle, fesleğenlerden yayılan tazeleyici kokularla, sevgi melekleri geldi kondu yüreğime.

Dantelli tül perdenin havalanışıyla, gökyüzünden süzülüp, dans ederek avuçlarımın içine su gibi akıp dolarken, yumuşak ışık huzmesi gibi güçlü ve zariftiler.

Nerden geliyorlardı, kaynak neredeydi?

Derin sessizliğime daldığımda, içime huzurla ve dolu dolu evrenden çektiğim nefeste mi, yüreğimin magmasından çıkarıp evrene verdiğim nefeste mi?

Kaynak kimdi, fark edebildiğimden daha mı başkaydı?

Kaynak dışta-içte mi?
İlla sınırlarını koyabileceğim bir yerde mi?
İç neresiydi dış neresi?
Bilemesem de şimdi,
Gelip kondu omuzlarıma iyilik melekleri.

Ben çelişkiler yumağı mıydım ne? Daha dün minik şeytanlarımla haşır neşirdim oysa. İçimde her biri cirit atıyordu. Kimisiyle beş taş oynuyor, aynı anda diğeriyle topaç çevirirken bir başkasıyla ip atlıyordum, bana neler olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamadan.

Ateşten kırmızı, oyunbaz ve gizemli ve tutkulu kuyruklarını hınzırca ve gülerek ve baştan çıkarıcı ritimlerle sallarlarken, hepsi aynı anda anlayamadığım, beni karma karışık eden bir dilde, çok tiz bir sesle konuşuyorlardı. Garip olansa minik şeytanlarımın aklından geçenleri, kendi içimden geçiyormuş gibi yakalıyor olmamdı. Düşünceler  çok hızlı ve keskindi. Birini tutarken düşüncelerinin, biri kaçıyor; birini çok iyi anlarken bir öncekini unutuyor ve içlerinde kayboluyordum .

Şeytancıklarımın sesi her yerdeydi sanki. Onlardan mı yükseliyor, benden onlara-onlardan bana mı geçiyordu ? Anlayamıyordum.

Etrafımda-dışımda ve hatta içimde konuşuyordu bu ses ve sanki yankılanıp tekrar bana dönüyordu.

Kaynak neresiydi, kaynak kimdi? Bu ses gücünü nereden-kimden alıyordu?

Sıcak bir alev gibi yüzüme çarpan nefeslerinden yayılan kelimelerinin, duyduğumu bile fark edemeden kulağımdan sızıp beynime işlendiğini ilk önce ayırt edemedim. Ta ki, birden onlarla tuhaf bir dans ritüeli eşliğinde, aynı kelimeleri tekrarlamaya başladığımı bilene dek.

Ne kadar zamandır bu haldeydim? Sanki kısacık bir saniye, sanki oldum olası.

Hem korkuyordum çatallı dilerinden süzülenlerden, hem de –me, -ma olumsuzluk ekinin sonuna geldiği her fiilin cazipliğine kapılmam, yapma deneni yapmaya yönlenmem gibi garip bir istek ve yaparken de heyecanlı bir haz duymamın büyüsü gibi, vazgeçemiyordum onların söylediklerini tekrar etmekten. Ürkmeme rağmen, onlarla olmaktan aldığım tat ve iştahım ise beni iyice şaşırtıyordu; yasak meyveyi suyunu akıta akıta, şapırdata şapırdata yerken, ‘Haksızlık bu! En leziz, güzel şeyleri yasaklamışsın Tanrım.’demesi gibi Havva’nın ya da onu engellemeye çalışan Adem’e, hayatın zengin tatlarını korkaklığından dolayı hiç bilemeyeceği için çıkışması gibi, içimden yükselen  ‘sus’ seslerini (içime kim niye kazımıştı bu ‘sus’ ları ki?) bastırıyordum, heyecan dalgaları içinde oradan oraya savrulurken.

Şeytanlarım ve ben daha dün , büyük bir ateş yakıp etrafında neşeli kahkahalar eşliğinde, hoplaya zıplaya dönüyorduk.

Hele baş şeytan…Çevresi altın şamdanlarla süslenmiş, deri bir koltukta oturuyordu. Büyük ateşin alevlerindeki yakıcılık ve tehlike ve çekicilik onun gözlerinde daha da parlıyordu. Baş şeytan toprağa, dünyaya, göreceli hayata bağı olan, o görkemli, ucu sivri, büyük kuyruğunu, arkasından dolandırıp ayaklarımın dibine kadar salmış ve ucunu sakin sakin oynatıyordu. Kendinden fazlaca emin ve kendinden başka kimseyi  önemseyen bir tavırla bacak bacak üstüne atmış, başını arkaya yaslayıp çenesini yukarı kaldırmıştı ve bakışları çok çok yukardandı. Elindeki törpüyle daha da sivrilttiği uzun, sert tırnaklarını inceledikten sonra bana gözlerini dikti, sanki içime bakıyor- içime akıyordu. Tedirginlikle gözlerimi sağa sola kaçırmak isterken, baş ve en kudretli şeytanla benim aramda duran, altın varak çerçeveli devasal aynayı gördüğümde, tekrar hızla büyük şeytanımın gözlerine çevirdim gözlerimi. Önümde kibirle oturan şeytanların başı gizemli bir şekilde gülümsüyordu ve gözlerinin içinde benim göz bebeklerim oynaşıyordu. Tanıyordum aynada gördüğüm bu gözleri

Göz içinde göz oldum, göz göze geldiğimde şeytanımla.

Bu an ve anlar sonsuza dek sürecek sanmıştım dün. Şeytanlarım ve ben koyun koyuna uyuyacak, uyanacak ve hatta belki hep uyanık kalacaktık.

Ama işte bu gün iyiliğe, güzelliğe dair ne varsa, meleklerimin sessizliğiyle konuşuyorlar benimle. Verdiğim her nefeste daha da renkleri canlanıyor, kanatlarından yayılan yıldızlar daha da parlaklaşıyor. Sanki benim içimde de güzele dair tüm sıfatlar var da nefesimle onlara  bulaşıyor, onlardan tekrar bana doluyor.

Ve şimdi de karşımda meleklerimin en güzeli, en ışıltılısı, rüyadaymış havası veren en saydamı kollarını açmış, saçlarını yumuşak rüzgara vermiş, dudağındaki sevecen gülümseme ile bana bakıyor. Ellerinden yayılan taze bahar kokusu, yüreğinden dalgalanan baygın yaz çiçek kokularıyla karışıp içime yavaş yavaş doluyor ve üstüme siniyor. Saç tellerine takılmış  şeffaf kristaller rüzgarla birbirine çarpıyor, yayılan mistik seslerin mucizevi tınıları beni başka bir anın içine çekiyor, ben bu çekime huzurla, güvenle EVET diyorum ve  kendimi serbest bırakıyorum ilerlerken onun kollarına.

Göz içinde göz oluyorum, göz göze geldiğimde meleğimle.

Sonu belli olmayan ve içinde eşsiz hazineler olduğunu vaat eden, sürprizlerle dolu gizemli bir saray gözleri. İki mavi, şeffaf, parlak camdan kapısı olan bir saray. Gözleri insanı içine alıp derine sürükleyen, kendinden geçirenlerden değil. Tam aksine, bakanı kendine getiren, kendine kendini gösteren, yaşamı boyunca sakladıklarını, saklandıklarını tüm  çıplaklığıyla yüzüne vuran aynalara benziyor.

Bakanın kendini, birilerinin içini görmesinden çekindiği her haliyle, olduğu gibi gördüğü iki derin ayna…

Gece yarısı kuvvetli bir rüzgarla dalgalanan, dibindekileri yüzeye çıkarıp karışan, bulanıklaşan, harap ve bitap bağırışlarla kıyıya vurmaktan yorgun bir denizin son hali var gözlerinde. Dinen rüzgarın ardından daha da berraklaşan, sakinleşen, dingin bir sessizlikte  yavaş ve derinden soluk alan bir deniz gözleri meleğimin. Bakışları hem şefkatle, sevecenlikle, sonsuz kabulle sarıp sarmalıyor hem de kafesten çıkarıp gökyüzüne, özgürlüğe salıveriyor beni.

Ve meleğimin gözlerinin en derininde gördüğümse yine kendi göz bebeğim.

Daha dün baş şeytanın gözlerinin içindeydi benim gözlerim.
Bu gün, en güzel meleğin gözlerinin içinde yine benim gözlerim.
Şeytanımın gözlerinin içinde meleğim,
Meleğimin gözleri içinde şeytanım.
Peki ama benim gözlerimin içinde olan kim,
Melek mi şeytan mı,
İkisi de mi?
Ve daha çoğumu?
Gözlerimin içinde kim var?
Kim olmasını seçersem o mu?

Göz içinde göz oluyorum, göz göze geldiğimde kendimle.