Bir tıkırtı, bir ayak sesiydi yüreğimi heyecanla attıran, büyük yuvarlak masamda kendimle kalabalık, kalabalıkta kendimde yalnız, kendimle yapayalnız oturup monolog yaparken. Bu kaçıncı sessizlikteki ayaklarının ve anahtarı çeviren ellerinin şarkısını bekleyişim? Bu kaçıncı sen sanıp kapılara fırlayışım? Bu kaçıncı yollarını gözlerken yolunun bana olmayışını anlayışım yada yolunun ayrışmak, ayrıştırmak için bana uğradığını bilişim?
 
İki yolun köşesiydi durduğu yer; iki yol da birbirine bir adım mesafede, o bir adım bir ömür farkında.
 
Telaşla evden çıktı, işe yetişme, minibüsü kaçırmama kaygısıyla.Trafik vardı; yolu koşarak aşmayı düşündü ve onu gördü; olduğu yerin ters tarafındaydı. Deniz kenarı, köprüye bakan köşe, arkası dönük, gri bir leke gibiydi Kader. Sırtı kederlice kambur, elleri çaresizce dudak hizasında. O kadar mesafeden dahi Gülüş, Kader’ in gözlerinin uzaklara kederli, ıslak, hissizliğe varacak kadar hisli daldığını görebiliyordu. Yüreğiyle gördüğünü gözleriyle gördüğüyle karıştırıp bütünleştirip içinde hissediyordu. Gülüş kalakaldı o kesişen, kesiştiği yerde ayrışan yolların, aslında ayrılmak için birleştiği köşede.
 
İçi ayaklandı, Kader’ in yanına gidip dizi dizinde oturmak, sessizce denize konuşmak ve seslice gözlerine bakmak, yüreğine akmak, saniyelik-ömürlük iki bakış arasında anlamak, affetmek, saflaşmak, sevmek, içleriyle içlerine iç içe sarılmak… arınırcasına ağlamak, ağlarcasına arınmak… gözyaşları mı denize akıp denizi deniz yapan, deniz mi gözyaşlarına kaynaklık eden ayırt edemeden birbirine karışmak…
 
Gülüş’ ün ayakları gidemedi Kader’ e. Diğer yola koştu ve minibüse bindi. O bir dakikada içinden geçenlerin yoğunluğu, karmaşası, derinliği yüzünden de geçti ve geçtiği yerlere susuz nehir yatakları açtı ve sanki birden yaşlandı.
 
Gülüş, Kader’ in çok önceden bilmeden verdiği kararı, o köşede bir dakikada bilerek, hissederek vermişti. Yolunun onunla birleşmesine bir nefes kala hayatını ayırdı Kader’ in hayatından.
 
Çıkmak zamanıydı  artık
Kendi yoluna, çıkınını sırtlanıp.
Önce olmalıydı vakit,
Sabahın ilk ışıklarından da.
Onu yalnız bırakmak…
Kurdukları camdan, kırılgan dünyada bir başına…
İçi sızladı, burnunun direği sızladı.
Ama
Zamanı geldiyse ayrılığın,
Geri dönüşler nafileydi.
Kalmak tüketiyorsa güzelliği,
Sevdaya dair ne varsa yok ediyor, yok sayıyorsa
Bir de gitmek fikri düştüyse akla,
Yolculuk anıdır başka diyarlara, başka canlara,
Sonu belirsiz patikalara.
Haydi yüklen kendini yeniden ve yeniden,
Topladığını dağıt, dağılanı topla.
Gün ışımadan vur kendini özgürlük dağlarına.
Yaralarını sarmadan ruhumuzun,
Mutluluk, birlik yok bize dost.
Affetmeden, anlamadan, sevmeden
Kendimizi ve biz bizi,
Kalmak olmaz dost.

Zihnindeki arşivde, bu günden tam on yıl öncenin hatıraları, gözündeki sahnede oyuna başladı, minibüste ayakta, yabancı bedenlerin arasında sıkışırken ve sıkışmışlığı hiç hissetmezken. On yıl önceydi, Kadıköy’de bir çatının birleştirdiği, insanlarınsa kendilerinden ve birbirlerinden çözülüp, koptukları zamana, kimi zaman altı kimi zaman daha çok genç insanın yaşadığı, harika deniz manzaralı ve bu güzellikle çelişecek kadar harap bir apartmanın çatı katına gitti. Yan yana odalarında, görünürde sadece bir duvar ayırıyordu onları, özde ise koskocaman bir bilmezlik, bilmek istememezlik, kendine, hayata ve diğerlerine yabancılık, öfkeler, yargılamalar… Kader duvarın bir tarafında, Gülüş diğer tarafta…
 
Gün gelip de çatı ahalisinin dağılmasından bir yıl sonra Kader Gülüş’ e sırtında ağır  yüklerle gelmişti. Çatıyı, yalnızlıklarını, çıkmazlarını, hüzünlerini… konuşmuşlar, ilk defa paylaşmışlardı kendilerini. Gözyaşlarıyla, şefkatle sarılmışlardı birbirlerine, içlerindeki ufacık çocuklara. Nasıl da kederlerini göremediklerini, ruhlarına dokunamadıklarını şaşkınlıkla fark etmişlerdi.
 
Kader: ” Bilseydim  bunları yaşadığını, içimle içini görebilseydim Gülüş’ üm , yanına gelir, sarıp sarmalardım seni . ” demişti.
 
Ve yıllar geçti, tarih tekerrür etti. Bizler, kırık testimizdeki suyun içine düşen samanı, tozu üfleyip içenler olduk. Halbuki o testiyi tamamen kırıp, suyla çözüp, testilikten çıkarıp önce toprak yapmalı, sonra yeniden beraberce bir testi yapmalıydık ki, güvenle kana kana  suyumuzu içebileydik. Bilemedik, bilmek istemedik parçaları sadece yapıştırmanın, gün gelip onu tekrar çatlatacağını, görmezden geldikçe kıracağını ve içindekinin saflığını yitireceğini.
 
Yine birbirlerine sırtlarını dönüp kederlerini yadigar bırakıp Gülüş’ ü Kader’ i yalnız bırakmışlardı.
 
Gülüş’ ün içi yandı uzun zaman, denizleri hırçınlaştı, içinin duvarlarına çarptı. Önce öfke rüzgarlarını fırtına yapıp Kader’ ine gönderdi, sonra rüzgarlar kendine esti ve değdikleri yeri kesti. Gün oldu devran döndü, denizleri duruldu, rüzgar sakinleşip yuvaya döndü ve ne güzel tamamlamadır ki yanan yer su toplar, içi de su topladı su kaynağı oldu. Gülüş biliyordu şimdi, kendini tanımadan, kabul etmeden, sevmeden, kendiyle barışmadan, değerini kendine vermeden, güvenmeden, saygı duymadan özüne ve kendine ve beni gibi kendi olmadan Kaderler hep kaderi olacaktı. İçindeki Kader’ inin urganlarını çözdü, sevecenlikle, huzurla onu kendi yolunda özgür bıraktı ve umutla güldü kendi seçeceği kaderine. Ruhunun en derininde arkadaşına mektup gönderdi; çiçek kokulu, gökkuşağı renkli hayali bir kağıtla.
 
“Dileğim, gittiğin odaların eşiğinden ışığınla geç, güveni, saflığı, sevgiyi taşı yanında. Ayağının bastığı yer çiçeklensin, gözünün değdiği yer bereketlensin, yüreğinin konduğu yer tomurcuklansın, sana güller sunsun. Ne yaşarsan yaşa içindeki Kader ol, kendini-Kaderini yaşa. Güneşin doğuşunun hepimiz için dilediği gibi: Tepende güneş parlasın, koynunda kuşlar şakısın dost. Hoşça kal yolunda iki gözüm.”