Çamaşır deterjanı kokulu günlerdi bizim pazar günlerimiz. Annem hafta içleri çalışan bir kadındı ve doğal olarak evin temizlik işlerini hafta sonları yapabiliyordu. Ayaz soğuğu Ankara günlerinde evimizin camlarını hatırlıyorum. Minik damlalar halinde su buharı tutmuş camlara işaret parmağımla ismimi yazardım. Bir de yıldız yapardım altına bir ressam edasıyla… İçeriden sigara kokusu gelmesin diye odamın kapısı kapalı olurdu genelde. Hafta sonu ödevleri ve çalışmaları hemen hemen tüm günümü alırdı. Memur çocuğuydum ve kolejde okuyordum, dolayısıyla sorumluluğumun bilincindeydim. Ailemin bana yaptığı fedakârlığa karşı esas vazifem derslerimi çalışmak ve başarılı olmaktı. Bu misyon ile üzerime düşen görevi layıkıyla yerine getiriyordum. Pazar günlerinin bu tasviri her daim zihnimde hoş bir anıdır. Ta ki o sese kadar:

“Ceeeenk, biraz gelir misin oğlum?”

Babam duvarlardan yansıyan sesiyle beni çağırmakta. İşte o bildiğim senaryo tekrar başlıyor. Başka bir seçim şansım olmadığı için kalkıp bana seslendiği yere doğru gidiyorum. Bildiğim manzara yine karşımda. Babam evdeki bozuk eşyaları tamire koyulmuş. Tüm alet edevat açılmış. Bozuk olan cihaz ameliyata hazır bir hasta gibi sehpaya yatırılmış, ikiye ayrılmış. Kablolar, devreler, garip parçacıklar karşımda. Evin salonu “teknik arıza servisi” olmuş durumda. Babam belli ki yine belli bir noktada takılmış ve tırnak içinde “yardım” istiyor. Alnındaki boncuk boncuk terlerden sinir katsayısını rahatlıkla ölçebiliyorum. Ayakta, önceden kaç kere yaşadığımı hatırlamadığım rolümü, meraksızca bekliyorum mecburlukla. Ve işte başlıyoruz…

“Oğlum bak, biz bugün varız, yarın yoğuz. Bildiklerimizi sağlıklıyken size öğretmek boynumuzun borcu. Şimdi, kopan şu kabloyu lehim yapacağız. Ben havyayı ısıttım. Sen şu lehim telini tut. Tam şu noktaya… Hah, tut tut tut.”

Tam o sırada annemin sesi:

“Aman oğlum dikkat et yakarsın elini. Bir yerini acıtma sakın.”

O öyle söyledikçe bende bir heyecan; normalde yakmayacağım elimi yakıyorum, ya da o tel nasıl oluyorsa elime dolanıyor ve batıyor parmağıma. Babam tekrar söyleniyor:

“Ya titretme elini. Oğlum sağlam tutsana!”

Sanki yanlış yapsam hasta ölecek önümde. Ben de tıp (pardon tamir dünyasından) aforoz edileceğim. Alt tarafı incecik bir tel tutuyorum. Babam devam ediyor:

“Oğlum tel böyle mi tutulur? Bırak ya bırak; ben kendim hallederim. Hadi git sen dersine. Bizsiz nasıl yapacaksınız bu işleri çok merak ediyorum doğrusu.”

Hiçbir şey demiyorum. Zaten demeye de hakkım yok. Lehim kokan teknik servisten (pardon salondan), çamaşır deterjanı kokan koridora geçiyor ve oradan da odama sessizce giriyorum. Kendi kendime düşünüyorum. Ben beceriksiz miyim? Ben kabiliyetsiz miyim? Babam söylüyorsa öyledir herhalde. Eh, annemin de zaten mutlaka bir bildiği var ki, bir tarafımı acıtacağımı önceden tahmin edebiliyor. Senelerce kendi kendime yaftamı yapıştırıyorum. Ben beceriksizim. Ben sakarım. Ta ki yeni bilincimin farkına varana kadar. Ben aslında ne beceriksizim, ne de sakarım. İşin en doğrusu ben tamirattan nefret ediyorum.