“Şimdi oralara bahar gelmiştir, yavaş yavaş canlanmıştır taş sokaklar, Nazire teyze sıcak ekmek almak için fırına gidiyordur belki de, üzümler bağlara bahçelere çıkmış, sararmaya başlamıştır, bazıları da çoktan şarap olmuş doyumsuz bir tad bırakıyordur kimilerinin damağında…

Thenes’in karşısına görücüye çıkmıştır çoktan, Potenti burnundaki kızlar. Aynı masada oturup şarap içen rumları gören, karasakız ve çavuş aynı salkımda yetişmişler onu da duydum.

Heredot’un dediğine göre de “Tanrı, insanları uzun ömürlü olsunlar diye Thenedos’u yaratmış..
Ben de belki, ömrüme ömür katmak için bekliyorum birilerinin çağrısını ve her geçen gün biraz daha yakından duyuyorum Thenedos’un şarkısını… ”

Ömür İsfendiyaroğlu – 20 mayıs 2002

Bahar, şarap ve hayat bu kadar mı güzel anlatılırdı…
Bir gün başka bir güne bu kadar mı benzerdi ya rabbim…
Yoksa hayat hep tekerrürden ibaret bir şey miydi, emekleme zamanlarımızın o romantik reddedişlerine inat… Hep bir yavaşça ısınması mıydı yani taş sokakların?

Canım şarap çekiyor, şöyle kan kırmızısından sıcacık bir şarap…
“Yüzünü denize dönerek bir taşa oturacaksın,” diyorum kendime sonra “Dionysosun koynuna girer gibi usulcacık ve şevkle… Hemen ardından da, en sevgili sevgiliyi düşleyerek düşeceksin, içinde zaten oldum olası duran aşka…”

“Ekmek, şarap, sen ve ben kulaç atalım yıldızlara” gibi çalıntı laflarla da donatabilir insan gönül sofrasını böyle zamanlarda! Donatılabilir, çünkü vakti zamanında bütün o şiir ve şarkılardan ne biçim nasiplenilmiş, beslenilmiştir, kim bilsin…

“İhanet olmaz” diyorum o zaman, “ömre… hele vefasızlık hiç…”

Biliyor musun canımcım, uzanmışım kumlara; bazen yüzü, kimileyin de sırtı koyun vaziyetlerde yazıyorum bunları… “Hadi kızım” diyorum kendime ara sıra, “hadi; seviş-dolaş kumlara ki kum olasın çöldekiler misali… Adama dönersin belki o vakit biraz!”

Kolaymış gibi, her şeyin ta kendisi olmaya çalışıyorum bir yandan da anlayacağın…!

Ama o kadar sessiz, sakin ve huzurlu ki bugün hayat, hatta sevinçli…

İnce bir rüzgar yalıyor, yüzümden başlayarak ruhumun her yanını ve güneş, şefkatle ısıtmakta her şeyi… Saçlarımdaysa, mis gibi baharın kokusu…
 
Tam karşımdaki göl, tekne, her bir tekne ise karabatak ve martı olmuş…

Hayat şu an vıcır vıcır anlayacağın… Ve de o küçücük sandalların çıkardığı şapırtılardan ibaret…

(Hayat, her birinin etrafından dönenen birer danstır eminim hepsi için; ben dahil…)

Sessiz bir şehir bu yazdığım yer, o kadar ki, diyelim bir martı havalandı aniden ya da bir karabatak, ilk kanat çırpışlarının sesi sen en uzakta olsan bile gelip kulağına dayanabiliyor…

Haaa, aklıma gelmişken, matrak bir şey anlatayım buralardan:

Göl kıyısındaki bu “karavan camp”tan çıkıp arkadaşlarla şehre gitmişiz geçenlerde, ana caddede turalıyoruz… Üniversitesi, dolayısıyla da bol dükkanı, birkaç büyük caddesi filan olan büyükçene bir şehir burası… Karışmışız öyle kalabalığa, etrafa bakınarak ve elbette ki her zamanki merakımızla yürüyoruz…

Kocaman ulu çınarlarla çevrili bir camisi, şadırvanı ve meydan çeşmesi olan bir “eski şehri” var pek çok yer gibi buranın da… Baktık; hani şu, gökyüzü kadar yüksek merdivenli belediye araçları vardır ya,  işte onlardan birkaçı kesmiş şehrin ana caddesindeki civcivli trafiği de, her birinin en tepesinde de birer işçi, o ulu çınarların dallarına bir şeyler asmıyorlar mı…

Allah, Allah, diye dikkat kesildiğimizde ne gördük biliyor musun; dallara, yapraklara CD asıyorlardı ya! Düşünebiliyor musun; CD!

Güzel olmasına güzeldi elbet, kendi renklerine günbatımı renklerini de katmış,  rüzgarla dans eden bu senfonik-görsel şölen… Ama ezberimizi bozuyordu işte ve ne olduğunu bir türlü anlayamıyorduk… Yoldakilere sorduk onlar da bilmiyorlar..
İşçilereyse, sesimizi ulaştırmamız asla mümkün değildi…
Nasılsa öğreniriz diyerek daldık gittik başka şeylere…

Birkaç gün sonra buralı arkadaşlarımızdan öğrendik ki, gelen geçenin tepesine mıçan kargaları ağaçlardan kaçırmak içinmiş bu…  Hem git adamların yaşam alanlarını zapt et, hem de kovala onları… Bari kalan alanlarda birlikte yaşamayı becerseydik…

Tabii bizimkiler durur mu, basıp gitmişler CDsiz yerlere, üstelik de öfkeyle, ki aferin onlara, balkon bahçe ne bulurlarsa içindeki her şeyi döküp saçıp gagalıyorlarmış şimdilerde oralarda; kuru fasulye, nohut, mercimek, biber, domates, hatta çamaşır…

Oooh, gagalarına sağlık…

Ya, ne bekliyordunuz sayın insanlarım, her yerin fatihi sizsiniz değil mi?