Bugünkü seslenişim bilesin ki sabahın ilk saatlerindendir… Üstelik de, ruhum dahil her yanımda dolanan rüzgarla ve de deniz kıyısındaki bir bankın üstünden…

”Neden bu kadar erken? Neden dışarılarda?” dersen eğer; gün öyle güzel ki… Hoş son onbeş gündür hep böyleydi ya; kar da yağsa usandırmıyordu insanı hayat bu diyarlarda, başka türlü olsa da… Ilık, sevimli ve sıcacık yüzünü görüyordun her vakit…

Valla inan olsun, hemen her dakika  “Nasıl güzel bir gündür bu Allahım”, “Allah’ım sana şükürler olsun… Hayat, sana da teşekkürler”, demekten imanım gevredi günlerdir…

Neyse… Bugünkü yürüyüşüm de, öylesine, her zamankisinden,  aheste beste bir sabah yürüyüşüydü; el kol sallayaraktan, salına salına, börtü böcek, martı, karabatak, ot, çiçek, her şeye göz kırpılan ve dahi gülümsenip onlarla sohbetler edilen cinsten yani… Mis gibi ortalık şimdi, mis; her şey toprak, çiçek, deniz kokmakta…

Ölsem ölsem işte bu yaşama sevincinden ölürüm ben!

Ama ne olduysa, oturdum ve (hazır bunca zamandır da ayrı kalmış/özlemişken,)  laf-lakırdı-takırtı-his ne varsa sana ve hayata dair, aktarayım, yazayım, paylaşayım bari dedim..

“Bari” sözcüğünü de doğru anlamanı isterim burada; asla küçümseme değil “yeri gelmişken” , “tam zamanı” gibi anlamlar içermektedir, böyle biline…

Hadi bakalım, kolay gelsin… İstersen, ilk iş bir diazem al, her zamanki gibi gevezelik edeceğim çünkü

”Hayat nasıl gidiyor?” dediğini duyar gibiyim şu anda… Bu yüzden de “ilk baş bundan mı yazsam acaba?” diyorum…  Diyorum demesine de, nasıl anlatacağımı bil-e-miyorum…

Bilemiyorum, çünkü der demez, çok başlı, biraz da karışık cümleler geliverdi hemen ve de aynı anda aklıma… “Hayat kötü ama hayatım güzel” gibi mesela!

Bu cümleyi okuyunca “Allah, Allah, nasıl olabilir -miş- ki böyle bir şey,” diyeceğinden adım gibi emin olduğumdan da, hemen açıklamasına geçiyorum…

Nasıl oluyor biliyor musun can; çocukluğumdan hatırlarım, akşam eve geldiğinde öyle yapsın diye, özellikle erkeklere öğütlenirdi. “Özellikle” diyorum, çünkü çalışan kadın pek yoktu o vakitler kasabamda: “İşini dışarıda bırakacaksın!”

“İşinde olan biteni, özellikle de sıkıntılı olanını asla evin içine taşıma,” demekti bu. Dırlanmak, dört yaş çocuğu mızmızlığı ve de şikayet gibi hâller erkekliğin şanına yakışmazdı ki hiç… Hoş hiçbir yetişkine yakıştırılmazdı ya… Üstüne üstlük, pek çok şey gibi erkeğin iş yaşamının da bir mahremiyeti vardı…

Şimdi öyle mi ya; bak şu mızmızlığa (hatta benim, gündelik yaşamda olagelen bütün tufanlara öfkelenip de bu sıfatı pek yetersiz/narin bulduğum zamanlarda “geri zekalılık” dediğim hâle…) Onu görmek için de, şöyle bir göz gezdir etrafa, yeter can: Neredeyse herkes birilerinin (sevgili, koca, ana, dana, baba, TV programcısı ya da ne bileyim o anda bulunan/naz geçen her kimse onun) eteğine yapışmış, yaşının başının kaç olduğuna bakmaksızın, dört yaş kız ve erkek çocuğu halinde; mıy mıy da mıy mıy… vırvır da vır vır… Naz, kapris, şımarıklık, şikayet gırla…

“Hava çok kötü…” , “Güzel değilim…” , “Şu eşyayı (telefon, ev, plazma tv, laptop, kışlık, yazlık…) da alamadım…” , “Kıçım büyük, göğsüm küçük…” , “Bugün bir Allahın kulu dönüp bakmadı bana…” “Kocam şöyle davranmama izin vermiyor…” , “Karım çok kıskanç…” , “Kayınvalidem var ya kayınvalidem…” , “Kocam/karım beni aldatıyor…” , “Bir türlü geçinemiyoruz; Allah rızası için şeker, kömür, para…”

Nerede kaldı “Kol kırılır yen içinde kalır”lar?… “Kan kustum kızılcık şerbeti içtim”ler?

Asalet, tevekkül hani? Ya kendi yağında kavrulmalar?

Nereye gittiler… O binlerce yıllık kadim kültürümüzün vakarını hangi kötü yolların kıyısına bıraktık biz?

Hadi o kadarından geçtim, nerede, çıkıp da hep birlikte meydanlara, hak aradığımız o örgütlü günler…? 

Aman tanrım, nasıl da ılık bir rüzgar gelip, çimen-çiçek-etek-perde ne bulursa hepimizi yumuşacık uçurdu şuanda, bilemezsin… Bir de sabahın -hani o bayıldığım- yatık ışıkları yok mu; kaplamış gene öyle her bir yanı da, dünyanın dansını etmekte… O kadar ki, “Şimdi hayat hafiften uçarı ama bir o kadar da saygılı bir turuncu dans” desem yeri var… Sen de ipek turuncular giyip karışmak istiyorsun onlara…
Keşke sen de olaydın burada…
 
Lafı amma da dolandırdım, değil mi; ama demiştim “gevezelik vaktindeyim” diye… 

Neyse toparlayayım; çünkü sıkıldım…

Çünkü bazı şeylerin tadı, yazılınca kaçıyor… Çünkü hiçbir yazının gücü bazı duyguları, hatta belki de hiçbirini anlatmaya yetmiyor… Çünkü bazı şeylerin, konuşulmaya ihtiyacı da yok, tahammülü de…

Yani tadım kaçtı sanki “bu kadar dışa doğru” olunca…

Dur, diyeceklerimi bitireyim de kendi içime koşayım… 

Şunu demek istiyordum:

• Hayat bu denli kana-kire bulanmışken…
• İnsana kendisi bu kadar unutturulmuş ve gene insan insanı böyle tuhaf bir biçimde, yani derinden unutmuşken…
• Hatta her şeyi unutmuşken insanoğlu; hayvanları, otu-böceği-dereyi-toprağı bırakıp da naylon ihtiyaçların (teknolojik oyuncaklar, estetik operasyonlar, mal-mülk, giysi vb…) peşinden koşarken demek istiyorum yani…
• Koşup da o naylonların peşinden, varoluşun bütün hallerinin içini boşaltırken de demek istiyorum aynı zamanda…
• Sonsuz gençlik-sağlık-zayıflık gibi zırvaların peşinden koşarken, akıp geçen zamanla barışını yitiriyorken mesela…
• Yitirip de hırçın, mutsuz birer makineler oluyorken her birimiz, yani…
• Böylelikle de kendimizi sevmeyi, ardı sıra da kaçınılmaz olarak bütün her şeyi sevmeyi böylesine unutturuyorlarken bize…
• Yetmezmiş gibi bir de her dakika gözümüze gözümüze sokuluyorken açlık, acı, toplu/tekil şiddet, sel-savaş-yokluk-yoksunluk-din-etnisite…
• Kısacası, dünya kaynıyor, insanlık huzursuzken bu kadar, tutup ne yapıyorum ben?

Tabii ki acı çekiyorum en önce ve de canım sıkılıyor… Hatta her şey anlamını yitiriyor; yaşıyor olmak dahil… Ama hayat hiç yaşanır mıymış böyle…

Şu “bir kerelik armağan” olan ve de “bizim kendisine bir armağan olduğumuz hayat”tan söz ediyorum elbet… Dünyanın ve yaşamanın o kadar da sevgiye, barışa ihtiyacı olduğu bir zamanda üstelik; sükunet lazım hayata, gezegene ve kainata… Dinlemek, sevmek lazım onları… Bakmak, köpürtmek/şımartmak hatta…

İşte bu sondakileri görünce efeleniyor ve eve/içime/özel yaşamıma girerken diyorum ki kendime, “Hadi bakalım hanımefendi, ayaklarını paspasa sıkıca siliyor ve her şeyi dışarıda bırakıyorsun: Eve iş taşınır mıymış hiç!”

Güller açıyor işte o kısacık zaman dilimlerinde içimde de, o yüzden diyorum ben, “Hayat iyi olmasa da, benim hayatım iyi!” diye…

Gönlüme-canıma bir TV dizisinden çakılan bir cümleyi iletmek, öyle bitirmek istiyorum bu mektubu:

“Koca çınar kırılan dalının çıtırtısını duydu… Babamın canı çok yanıyordu…”