elleri bu ya… kızının… güzel, bir tanecik kızının elleri!.. onunkini tutmayacak da kiminkini tutacak… hem de böyle bir günde!?

korkar nadide anne hanım anne kızını kaybetmekten, ölesiye korkar…
bazen düşünür kızı onu habersiz bıraktığında, güzel bir tanecik kızına ulaşamadığında da, daha düşünürken ağlamağa başlar; düşünmesi bile kötüdür bir anne için…

oysa ki, hep donuk, hep mesafeli, hep güçlü olması gerekiyordur nadide anne hanım anne’nin; öyle öğretmişlerdir çünkü ona, öyle eğitmişlerdir:
“kan kusacak, kızılcık şerbeti içtim diyeceksin, o-ka-dar!!!”

bir de denge tabii ki… hanımefendilik ölçülülüğü gerektiriyordur çünkü; o da bu yüzden yalnızken ağlar hep:
kocasının onu yeni biriyle aldattığını her öğrenişinde…
kızının elinden kayıp gittiğini gördüğü günlerde…
ve onun artık bir daha asla ve asla ele avuca gelmeyeceğini anladığında…
kendisinin öğretmen çıktığı gün…
babasının, annesinin, sevdiklerinin öldüğü bütün günlerde…

bir daha asla o eski uçarı çocukluk, ilk gençlik yıllarına dönemeyecektir… işte bu ”bir suda iki kez yıkanılmaz!” gerçeğini, binlerce olayla, bir daha bir daha her anlayışında…

çünkü hayat, zaman, ömür akıp gitmektedir; bunu anladığından sonra ki her an ve gün, hep içinden ağladığında…

ömür meğerse provasız tekrarsız bir süreçmiş, günlerden bir gün bir de bunu anladığında…

bir gün yaparım, diyerek ertelediği hiçbir şeyi artık orada; bıraktığı, sonra bir gün, diye kaldırdığı, dondurduğu hiçbir yerde bulamadığında… ve hiçbir zaman da bulamayacağını anladığında…

bütün bunları bildiği için, yani sırf bunları öğrenmiş ve artık biliyor olduğu için kızına anlayış göstermesi gereken her olayda…

hiç kimsecikler görmemiştir onu ağlarken…

kahkaha atarken de görülmemiştir nadide anne hanım anne; şöyle ağız dolusundan, gönül içeri bir tek kahkaha atsın da biri görsün…

serinletir oysa insanı gülmek… o, zehrin dışarı fırlatılıp atılması, içeriden sökülüp çekilip çıkarılması değil midir biraz da…
nadide hanım bunu bilir mi bilmez mi bilinmez; kimseyle konuşmaz çünkü o böyle şeyler, her şeyi içinden doğrudur onun!

kızı bu yüzden merak etmiştir annesini hep: annem nasıl biri?..
biraz da bunu bilemediğinden, bulamadığından ve de asla bulamayacağından atmıştır kendisini dışarılara… kahkaha arar o, sever öyle şeyler… belki de annesine inat sever?!
“büyümiycem işte!”
“öyle giyinmiycem işte!”
“jüponlarım hep gözüksün eteklerimden!”
“allah dizlerimden sokak çiziğini eksik etmesin!”
“budur çünkü” der, “insanın yakışığı…”

“hayat kimseyi güldürmüyor artık, hiç kimseyi anne… baksana herkes mutsuz; kan revan ortalık… savaş, savaş, savaş anne!”
“sonunda görebildin demek?”
“peki ne yapmalı anne?”
“bilsem…” 

annesi mi omzunu kızına vermiş? kızı mı annesinden almış omuzu? bunu anlayamadı oradaki hiç kimse… öyle anlaşılmaz bir yumak halinde, epey bir kaldılar o ezici ve ezik otel rufunda…

kızı anneye söz veriyor,
“doktora gideceğim! en kısa zamanda toparlanacağım!”

anne kızına ne söz versin bilemiyor:
daha yakın olacağım?
senin benim omzunda ağladığın gibi ben de ilk fırsatta senin omzunda ağlayacağım?

dile vurmuyor sözcükler bir türlü, vuramıyor… son çare o da kızına sıcaklığını gönderiyor ve her şey o zaman anlaşılıyor; ikisi de huzurlu artık, gülümsüyorlar… nadide hanım ağlıyor!

kızıysa;  hemhal ve öğür olma’yı… yani; içine geçme’yi, kendisinin ve başka her şeyin… ve de
iç içe geçme’yi, kendiyle ve başka her şeyle… öğreniyor muydu ne?

düşününce ve fark edince; ‘olan biten budur, bu olabilir…’ içi ürperiyor!

eskiden; yani satıhta gezilir… kıyıcığında durulur… teğet geçilirken… ve de teflon tavaya bir şeyciklerin yapışmaması gibi ona da (yüreciğe yani) yapışmaması hiçbir şeyciklerin… kayıp gittikçe her bir şey oralarından buralarından… hayat ne de (mi) güzeldi (acaba?)… yoksa bugünkü mü? henüz bilemiyor?!