Büyük kızımı, daha önce defalarca direkten dönen çocukluk hayaline uğurlayacaktım o gün. Sabah heyecandan olsa gerek kızım benden önce kalkmıştı. Ben de kalktım, defalarca yaptığımız son kontrollerin en sonuncusunu birlikte yaptık ve valizini kapattık. Her şey hazırdı. Günlerce beraber koşturduk, ince eledik sık dokuduk, günler geçmek bilmedikçe tekrar tekrar valiz kontrolü yaptık. Her gittiğimiz yerde bu da bulunsun deyip ekstra alışverişler yaptık.

Son güne kadar hiçbir endişe ve korku belirtisi göstermeyen kızım o gün oldukça endişeliydi. Daha önceki projelerinde olduğu gibi olur olmaz bir sebepten bunun da aynı sonuca varmasından korkuyordu.

Her şey tamamdı. Bir duş alıp bir buçuk saatte gideceğimiz yola üç buçuk saat önce çıkacaktık. Erken erken gidip otogarda gönül rahatlığıyla otobüs saatinin gelmesini bekleyecektik.

Ama kızım zihnine engel olamayıp hep aksilik üretmeye, sorun yaratmaya çalışıyordu. Banyoda tüplü şofben kullanıyorduk, ya tüp biterse deyip duruyordu ikide bir. Bitmez, bitmeyecek, bu kez hiçbir aksilik olmayacak, deyip rahatlatmaya çalışıyordum onu. Ve hissediyordum bu kez hiçbir aksilik olmayacağını.

Kızımda başlayan ters-yüz sürecinin, evrilip çevrilmenin yaşamına olumlu yansıyacağını biliyordum. İkide bir tüp biterse deyip sorun yaratmayı bırak da duşa gir, ben de güzel bir kahvaltı hazırlayayım, gitmeden son bir kahvaltı yapalım beraber, dedim. Heyecanından olsa gerek kahvaltı hazırlamamı istemedi. Birer kase corn fleks hazırlamaya mutfağa geçmiştim ki aşağıdan zile basıldı. Mutfak camını açtım ve önce kim olduğuna baktım. Beni ona yol arkadaşlığı etmekten alıkoyacak biri olursa kızımın zihnindeki cikletin patlamasına engel olamayacağımı biliyordum. (Benim de otogara kadar onunla olmamı istiyordu.)

Baktım ama görünmüyordu. Kim o diye seslendim. AYGAZ diye gürleyen erkek sesiyle irkildim. Sabahtan beri evde olagelen tüp muhabbeti tüpçüyü kapıya dayamıştı. Ben sipariş vermemiştim, tüplerimiz bitmemişti çünkü. Komşulardan birine getirmiştir ve yanlış zile basmıştır diye düşünüp bastım kapı otomatiğine. Yukarı çıktı ve tekrar kapıyı çaldı. Açtım, tüpünüzü getirdim dedi. Ben sipariş vermedim, komşulardan birinedir, siparişinizi tekrar bir kontrol edin lütfen, dedim. Elindeki bilgiye baktı, Hülya Gültekin adına sipariş verilmiş, deyip adresi de doğruladı. Kızgın bir tavır takındı, nasıl olur bu, kim durup dururken sizin adınıza sipariş verir, milletin işi gücü yok bizimle oyun oynuyor dedi.

Oyun mükemmelce oynanıyor, diyemedim elbette. Beyefendi sizi zor durumda bırakmak istemem ama bitmeyen bir tüpü de değiştiremem değil mi, dedim. Tüpü sırtına vurdu, söylene söylene indi merdivenlerden aşağı.

Kızım da çoktan kapıda bitmişti zaten; ”Anne, gizli güçlerin yine iş başında. Şahit olmasaydım asla inanmazdım buna,” dedi. ”Bu kez senin gizli gücün işbaşında, sen ancak kendi gizli gücünün yarattıklarına şahit olabilirsin. Emin ol ki bu bana ait değil, ben inandığım kadar güvenmeyi de öğrenene kadar mucizelerimi peş peşe yaşadım. Kendine inanmaya başladığında, kendi içindeki gizli güce inancınla destek olmaya başladığında, o da sana destek olmaya başlar. Bugün olan da bundan ibaret. Sen O’na inanıyorsun ama bazen zihnine takılı kalıp güvenmeyi unutuyorsun. O da senin içindeki inancı ve güveni sana böyle dıştan göstermek zorunda kalıyor,” dedim. ”Tamam anne tamam, bu bir tesadüf değildi, keşke dediğin gibi ben yapabilmiş olsam,” dedi ve duşa girdi. Bir kulağından girip bir kulağından çıkma ihtimalinin fazla olduğundan, daha fazla bir şey söylemek istemedim.

Görsel olarak algılamayı seven bir yapısı var kızımın. Seçtiği meslek bile görsellikle ilgili. Hayatını ve kendini görsel olarak şekillendirmeyi seçtiği apaçık ortada. Bunun farkına vardığımdan beri çok fazla şey söyleme hatasına düşmemeye çalışıyorum. O kendi alanından farkındalıklar yaratıyor kendine ve öylesinin daha etkili olduğunu görüyorum.

Bu olayı bize kimin yaratıp yaşattığını ben biliyorum elbette ama kim aracı oldu, hangi ruh haliyle verdi tüp siparişini, onu bilemiyorum. Her ne hal içinde vermişse büyük iyilik etti elbette. Bu olay bana bir kez daha, korunduğumuzu, sevildiğimizi, güvenli alanımızı yarattığımızı hissettirdi.

En önemlisi de kızım endişesiz, korkusuz akışa teslim olduğunda, sorun yaratıp durmadığında, korunup kollanacağını böylesine canlı bir örnekle bilincine oturtmuş oldu.

Şarkılar söyleyerek yaptı duşunu. Ben de hayatımda yaşadığım en büyük hazlardan birini yaşadım. Her sabah güne onları dinleyerek başladığım ama bu sabah kızımın endişe ve telaşından kaçırdığım kuşlarımın teslimiyetle şakımasının yerine, kızımın şakımalarını dinledim. Kuşlarınki kadar fevkalade bir teslimiyet yayılıyordu sesinden.

Bir ağlayıp bir gülerek, kendimi içsel med-cezirimin akışına teslim edip şükrederek sabah kahvemi yudumlarken bir kuşun gagasıyla cama vuruşu beni dışa döndürdü.

Vurdu ve uçtu gitti.

Arkasından bakarken, kuşlarımdan da kızlarımdan da ayırma beni Tanrı’m. Kuşlarımda her gün gördüğüm teslimiyeti kızlarımda da, bugünkü gibi her gün görmeyi nasip et diye dua ettim.

Hazırlanıp çıktık evden. Yoğun bir trafik vardı. Ama kızım çok rahattı ve şakıması devam ediyordu, güle söyleye iki saat önceden vardık otogara.

Küçük kızım da bir gün önce babasına gitmişti. On beş gün ara ile görüşüyordu babasıyla. Kızıma az gelip babasına doyamasa da yapılacak bir şey yoktu. On günden sonraki beş gün, kaç parmak daha uyuyacağım anne, diyerek açıyordu gözlerini sabahları.

Çok istiyordum iki günden daha fazla babasında kalıp hem kendini hem beni yakan özlemini biraz olsun dindirmesini. Birkaç gün fazla kalsın dediğimde kendim için bunu istediğimi düşünüp almıyorlardı. Mahkeme kararını harfi harfine uyguluyorlardı.

Otobüs firmasının kafesinde oturmuş yola çıkış saatini beklerken telefonum çaldı. Küçük kızımın babasıydı arayan, büyük kızım için otogarda olduğumu söyledim. Eve döner dönmez arayacağımı ve ondan sonra getirebileceğini belirttim. ”Bensu’nun eşyalarını hazırlaman için aradım. Mahkeme kararında her yaz bir ay süreyle bende kalabileceği yazıyor. Eşyalarını hazırla bir iki gün içinde gelip alırım,” dedi. ”Onu da getir gelirken vedalaşamadım bile, uykudan uyandı ve uyku sersemliğiyle gitti dün,” dedim. ”Bakarız,” dedi ve kapattı.

Bengi’ye ”Sen gidiyorsun, Bensu’da gelmeyecekmiş bir ay boyunca,” deyip olanca gözyaşımı koy vermek üzereyken kızımın yol ve ekip arkadaşlarından biri geldi. Beni onunla tanıştırma rüzgarıyla ve diğer arkadaşının gelişiyle bulut geçti ve gözyaşlarım kaldı yerinde.

Yolculuk saati iyice yaklaşmıştı. Otobüse inelim ve yerleşelim yerimize dedi kızlar. Önce kızımın arkadaşlarını öptüm, sonra kızımı öptüm ve kızlarımın her ikisinin de yokluğuna ağlamak üzereyken firma görevlisi bir bey yanıma yaklaştı ve ”Hangi dizi için gidiyorsunuz bir mahsuru yoksa öğrenebilir miyim,” dedi. ”Ben gitmiyorum, kızımı yolcu etmeye geldim,” derken yine bir rüzgarla bulut geçti ve gözyaşlarım kaldı içimde.

” Ağlamamam gerekiyor biliyorum, her ikiniz de olmayı çok istediğiniz yerde olacaksınız ve bunu ben sizden çok istedim,” dedim kızıma.

”Bunlar sana ait işte anne, senin içindeki gizli güç işbaşında ve senin ağlamana engel oluyor, isterken düşünseydin ve hazırlasaydın kendini bunlara,” dedi.

”Bu kadar ani olacağını bilmiyordum ama ağlamamam gerektiğini anladım kızım, ağlamayacağım ve istesem de kendimi ağlatamayacağım baksana olanlara;” dedim.

Otobüse binip yerlerine oturdular, firma görevlisi, -aynı zamanda benim ağlamamam için de görevlendirilen beyefendi- otobüs hareket edinceye kadar dizi ile ilgili bilgi almaya devam etti benden.

Bulutlar geçti gitti ve gözyaşlarım kaldı içimde. Hem bilgi verdim hem de kızımın otobüsün içindeki şakımalarını izledim. Biliyordum ki küçük kızım da babasının yanında şakıyordu. Bana da bütün olana şakıyarak şükretmekten başka yapacak hiçbir  şey kalmamıştı. Bereketli bir gün geçirmiş olmanın farkındalığıyla içsel olarak şakıyıp şükrederek döndüm evime.

 Ve bu güzel günü yazıya dökmeye çalışırken sözleri Ömer Hayyam’a ait olan

”Bulut geçti, göz yaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?”

diyen Mehmet Güreli’yi dinliyorum ve yazıya sızmasına engel olamıyorum bu çok sevdiğim şarkının. Hatta Ömer Hayyam’ın ve Mehmet Güreli’nin ”Şarap içip kutlanacak kadar güzel bir gündü,” dediklerini duyar gibi oluyorum derinlerden.

Yaşam beni sarhoş ediyor bir süredir zaten. Yıllanmış şarap gibi, yıllandıkça tatlanan ve değerlenen şarap gibi içiyorum yaşadıklarımı ve bugün olduğu gibi bunların bana dönüşlerini.

Ömer Hayyam’a ve Mehmet Güreli’nin bana yarenlik eden bu içten yaratılarına teşekkür ediyorum.

Tüp siparişini veren kişiye, tüpü getiren beyefendiye, kuşlara, kızıma, kızımın arkadaşlarına,  firma görevlisi beyefendiye ve elbette kendime, bütünün mükemmel dengesini sağlayan ve ihtiyaç anında hizmet için harekete geçen, her bir parçasına, büyük-küçük, önemli-önemsiz diye ayırmadan, kuşlarımdan öğrendiğim gibi şükranlarımı şakıyorum.

Hepsi bana, bize ait ve bunu fazlasıyla hak ediyorlar.