Aslında biz insanlar, geleceği olmayan, geçmişten bihaber, şimdiki zamanda yaşayıp hayatımızı sürdürmüyoruz. Bilakis, geleceğe planlama, tasarlama, atma, ayarlama, umut etme yoluyla erişim sağlayarak onu yönlendirip şekillendiriyoruz. Geçmişte başkalarının az ya da çok önceden belirlediği bir merdivenin basamaklarını takip etmek zorundayken, bugün çoğumuzun karar alma ve eylem seçenekleri oldukça genişledi. Ancak, ortaya çıkan özgürlük bize aynı zamanda kendi hayatımızı elimize alma ve şekillendirme sorumluluğunu da yüklemektedir, böylece hayatımız kendi kendine yaşanmaz, ama bize aktif rol almamız gereken bir görev olarak sunulur.
Bugün neye karar verirsek verelim, sonuçlarını en iyi şekilde öngörmeye çalışarak karar veririz ve yaptıklarımızın sorumluluğunu alır bedelini de öderiz. Bu nedenle ihmal etsek bile yaşamımız boyunca zaman boyutu her zaman mevcuttur. Ancak sadece hayatımızı zaman açısından nasıl yapılandırdığımız değil, aynı zamanda nasıl sonlandırdığımız da yaşadıklarımızdan tatmin olmamız açısından büyük önem taşır. Bu zamansal sınırlama olmadan, nasıl yaşanacağı sorusu, aciliyetini bir miktar da olsa yitirebilir; bizi anlamlı bir biyografik eğri üzerinde önceliklendirmeye ve düşünmeye zorlayan tek şey hayatın kısalığıdır. Aksi takdirde arzuladığımız ve başarmak istediğimiz her şey her zaman daha sonraya ertelenebilir. Ölümlülüğümüz göz önüne alındığında, iyi yaşam sorusu her zaman “sınırlı zamanımızı en iyi şekilde nasıl geçirebiliriz” sorusunu doğurmaktadır.
Bu soru orta yaşta iki kat daha keskinleşmektedir; birincisi, bu yıllar çoğu zaman, bazılarımız için umut ettikleri ve uğruna çalıştıkları şeylerin gerçeğe dönüştüğü, bir muhasebe dönemidir. Onlar bulundukları platoda mutludurlar ve bunu en iyi şekilde değerlendirebilirler. Diğerleri içinse bilanço daha az tatmin edicidir, kendi işlerine dair planlarının cazip olmasına rağmen başarıyla taçlanmadığını, evliliklerinin sonsuza dek başarısız olduğunu veya eğitimlerinin günümüz iş piyasasında artık talep görmediğini yavaş yavaş fark ederler Hayata karşı tutumları, Friedrich Hölderlin’in 1804 tarihli Hayatın Yarısı şiirinde sert bir şekilde anlattığı duruma benzemektedir. Şiirin ilk kıtasında manzarayı hiçbir şeyin eksik olmadığı, sarı armutlarla dolu ağaçların, muhteşem açmış yaban güllerinin ve masmavi gölün üzerinde süzülen “güzel kuğuların” bulunduğu bir pastoral manzara olarak tasvir ederken; ikinci kıtada kışın toprakları kasıp kavurması ve ahenkli varoluşu acımasızca parçalamasıyla ani bir kopuş yaşanmaktadır:
“Vay halime, kış gelince
Çiçekleri ve güneş ışığını nerede bulacağım ?
Geriye sadece sessiz bir farkındalık kalır,
Duvarlar buz gibi durmaktadır,
Sessiz ve soğuk, rüzgârda,
Bayraklar dalgalanmaktadır,” demektedir şair, büyük bir hüzünle.
Acaba kışın başlangıcı, ömrümüzün sınırlı olduğunun farkına varmamızı mı temsil ediyor? Bu, orta yaşta belirginleşen ikinci doruk noktasına denk gelmektedir, kariyerimizde ilerlemeyi, bir eş bulmayı, nihayet biraz rahatlayabilmeyi umduğumuz yıllar geçtikçe, hayatlarımızın geçiciliği o kadar somut olarak belirginleşir. Aslında istediğimiz ve belki de hâlâ arzuladığımız şeyleri gerçekleştirmek için sonsuz bir alana sahip olmadığımız açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan orta yaş dönemi pişmanlık ve vicdan azabına da özellikle yatkındır. Daha gençken her zaman daha sonraya erteleyebileceğiniz şeyleri, belli bir noktada sonsuza dek ertelemek zorunda kalabilirsiniz.
Hiçbir pişmanlığı olmayan, aslında hayatı planlandığı gibi, hatta daha da güzel bir şekilde ilerlediği için mutlu ve kanaatkâr olabilen insanlar bile orta yaşta bir boşluk hissedebilirler. Uzun zamandır bir hedef için çalışıyor ve geleceği en renkli şekilde hayal ediyor olabilirsiniz. Birden tam da bu noktada her şey başarılmış ve kontrol edilmiş gibi görünebilir size. Peki şimdi ne olacak? Uzun zamandır hayat -daha önce iddia edildiğinin aksine- kendini yaşıyordur! En azından gençlik yıllarımız, çoğunlukla bizim müdahalemiz olmaksızın gerçekleşen olaylarla karakterize edilir. Birçok şey heyecan vericidir, çoğu zaman bize alkışlarla, neşeyle eşlik eder; okuldan mezun olmak, çıraklık veya üniversite diplomasını almak, ilk büyük aşk, belki de bir çocuk. Ancak orta yaşlarda hedefleri bağımsız olarak belirlemek önemlidir, çünkü bunlar nadiren kendiliğinden gerçekleşir. Yeni hedefler belirleyemeyen ve yaratıcı kendini keşfetmekten yorulmuş olanlar, bu nedenle orta yaşta, yukarıda adı geçen William Stoner adlı kurgusal karakter gibi, “ileride dört gözle beklediği” hiçbir şeyi göremediği, çok sıkıntılı bir süreç yaşayabilirler. Stoner’ın evliliği bu zamana kadar başarısız olmuştur, ilişkisi sona ermiş ve üniversite kariyeri monotonlaşmıştır. Önünde “yaşamaya devam etmek” denilen çoraklık uzanmaktadır ve aynı şeylerin tekrarlandığı monoton günlük hayat, “bu hayatı neden yaşıyorum ve kalan yıllarla ne yapmak istiyorum?” denilen o anlam sorusunu yüzeye çıkarmıştır.












































