“Kapalı bir alan… Tüm pencereleri boyalı ve karanlık… İçeride gün ışığı yok. Tek ışık, odaların lambaları… Büyük odalar, uzun koridorlar ve çalışma odalarında dev gibi sıra sıra metal raflar… Eski, tozlu yüzlerce dosya ve o dosyaların içinde ölmüş insan bilgileri… Her yer buz gibi… Işıksız ve soğuk odalar… Üşüyorum… Orada gördüğüm, tek renk siyah.

Sanki mezarlığın içinde, hayaletlerle dolaşır gibiyim… Nefes alamıyorum…
 
Bir müddet sonra ruh halim, değişmeye başlıyor. İçimde, kaybolmuşluk duygusuyla karanlıkta, mezarlıkta gezinirken, ölümün soğukluğunu ensemde hissediyorum.

Odalara, artık tek başıma girmeye korkuyorum. Tanımadığım insanların, geçmişini düzenlemeye çalışırken, kendi yaşadıklarımın ağırlığıyla da eziliyorum.

İçimde, artık ışık yok gibi…  Dışımdan da içeriye ışık girmiyor. İçimde ne ise dışımda da onu görüyor gibiyim. İçimde yaşadıklarım, mekanla birleşince depresyonun eşiğine geldim. Doktora gittim, ilaç verdi ama hayır, ne ise yaşayarak atlatmalıyım. Bedenim halsiz ve yorgun düşerken, duygularımı daha da uyuşturmak istemiyorum.

Öğle yemeğinde bir saatlik dışarı çıkışım, bana biraz nefes aldırıyor ama yetmiyor. Sözlerini anlamadığım, yabancı bir şarkı duydum o günlerde. Sadece bir yerinde ‘My Brave Heart’ diyor. Radyodan kayıt yaptım, gece gündüz onu dinliyorum. Nedense ruhumun derinliklerine dokunuyor bu şarkı. O dokunuş, beni bu zor süreçte, her şeye dayanabilecekmişim noktasında tutuyor ve bana güç oluyor. Bu müzikle, hapsedilmiş gibi hissettiğim ortamda, kısa kısa soluklanıyorum.
 
Beni, kimsenin anlayabileceğini sanmıyorum. Çünkü ben de tam olarak neler oluyor bilmiyorum. Bu yüzden kimseyle de konuşmuyorum. Sadece, “Ben burada kalamam, ışıksız bir yerde yaşayamam, ölürüm,”  diyorum.

Otoriteyi yansıtan biri var ve sürekli, sözel şiddetine maruz kalıyorum. Yaptıklarımı eleştiriyor, beğenmiyor, küçümsüyor, suçluyor… Gözüme, bir diktatör gibi görünüyor. Öfkeleniyorum ama bir şey yapamıyorum. Diğer çalışanlar da bunun farkında ama yine de kendilerini örnek veriyorlar. Onlar gibi düşünmeli, davranmalı ve ortama uymalıymışım, iyi niyetle söylense de… Her şeyi, büyüttüğümü söylüyorlar. Üzerimdeki baskı hem dışarıdan hem de içeriden!

Bilmiyorlar, içimde ve dışımda beni tutanın ne olduğunu! Karanlıktayım, karanlıkta!  Benim tek isteğim, ışığıma kavuşmak…”

Birkaç aydır çalıştığım bu yer, üç katlı bir arşiv binası… Buraya gönderilmemin, tesadüf olmadığını düşünmeye başladım. Tam olarak emin olamasam da burası bana derin bir araştırmanın içinde ve bunun kaçınılmaz olduğunu söyler gibi.

Yaptığım iş, o eski, tozlu arşiv dosyalarını açmak, gözden geçirmek, gereksiz evrakları çıkartmak, önemlileri kaydetmek, düzenlemek ve yerlerine koymak… Büyük bir temizlik zamanı, hem de yılların temizliği! “Orada mı yoksa içimde mi? Peki, benim dosyalarım nerede?” diye düşünmeden edemedim. Bu zor geçen dönemde, mekan sanki her şeyi hızlandırır gibi.

Akşam eve geldiğimde ise saatlerce, sıcak suyun altındayım çünkü sürekli üşüyorum. Evimin perde ve ışıklarını kapatamıyorum. En azından, evdeki ışığımı korumaya çalışıyorum. Geceleri kabus görüp, sıçrayarak uyanıyorum.
 
Diğer taraftan, biten ilişki ile ilgili sorularım da devam ediyor.  “Neden hala acı çekiyorum? Bir ilişkinin ardından sadece acıya sığınmak! Halbuki başlangıç ve son dediğimiz şey arasında yaşananlar, yaşadıklarım değil mi? Niye dinmiyor içimdeki? Niye bu kadar üzüntü içindeyim? Neden ayrılığı böyle yaşıyorum? Nedir bu, gidenin ardında kalan, sessizliğe tahammülsüzlük? Ayrılmak, benim bana söyleyemediğim ya da benim, benim için yapamadıklarımı yapacağını düşündüğüm birinin yokluğu mu? Yoksa kendimden kopuş mu? Sevgiye, ne anlamlar ne beklentiler yüklemiştim ki gerçekleşmediği için hem öfkeli hem de acı içindeyim? Kendimi, aldatılmış ve kandırılmış mı hissediyorum?”

İlk yolculuğumun üzerinden, beş ay geçmişti.

Alıştığınız yolu değiştirmeye başladığınızda, yeni öğrendiğiniz ve anlamaya çalıştığınız şeyler bir anda hayatınızı düzeltmiyor.

Nasıl ki geçmiş tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, yeni şeyleri de tekrar tekrar deneyimlemek gerekiyor.

İlk yolculuğumla, yeni bir yola girmiştim ama bunun hayatım üzerindeki etkisini, zamanla öğrenebileceğimin farkındayım.

Sorunlar, bir günde sihirli bir değnekle kaybolmamıştı. İçimde, yeni ve eski çatışmasını sürdürüyor.

Bir tarafım “belirsizliğe güven” derken, diğer tarafım, “bak, yine aynı şeyler,” diyor. Ama aynı şeylerin de ne olduğunu, tam olarak bilmiyorum.

Sırt çantamı hazırlayıp,” Tanrım, bu yolculukta bulmam gerekeni göster” dediğimde, ikinci yolculuğuma hazırım. Harita, Amasra’yı gösteriyor. Bu yolculuk, içimdeki soruların cevabını aradığım ve bir önceki yolculuğumu da sorguladığım bir yolculuk olacak. Çünkü boğuluyorum ve nefes almaya ihtiyacım var.

1.Gün
Bartın’a bağlı Amasra, küçük bir kent. Amasra’ya gelene kadar sadece köylerden ve ilçelerden geçtim. Yolun, her iki tarafı da yeşilliklerle bezenmiş. Ağaçların her renge bürünmüş olması, üşüyen içimi bir an, sıcaklık duygusuyla kapladı. Donuk suratıma hafif bir tebessüm uğrarken, “Aslında doğa, ne kadar davetkar. Çünkü bizi her halimizle kabul ediyor,” diye düşündüm.

Doğayı seyrederken, nedense resim hocamın bir sözü, içimde yankılandı. “Doğa da tek bir renk yoktur, o da siyah. Siyah gördükleriniz gölgelerdir.”

Yolda, sadece Çelik Dinlenme Tesisleri dikkatimi çekiyor. “Zırhım üzerimde miydi?” Küçük ilçeye, içimde büyük bir yükle gittiğimin farkındayım. Yolculuklarda, benim için önemli şeylerden biri, belirsizlik diğeri de kendimi güvende hissetme ihtiyacımdı. Bunlar beni, gittiğim şehir ve orada kalacağım yerle test ediyor. (Bu, nereye ait olduğunu arama nedenini, açığa çıkaran güzel bir test.)

Kalacak yer aramaya başladım. Bu sefer, bunun hiç de kolay olmadığını fark ettim. Bu ilçede, durum en baştan itibaren, ilk yolculuğumda edindiğim tecrübeye benzemiyor. Kolay görünenler zor, zor görünenler daha da zor gibi. “Acaba o zorluk, içimde yaşadıklarımdan mı kaynaklanıyor? İnsanın, kendine uygun olanı bulması, gerçekten zormuş,” diye düşünürken geçici de olsa bir yer buldum. Bu oda, küçük ve karanlıktı. Penceresi, bir binanın duvarına bakıyor. Küçük, karanlık ve duvar! “Farkında olmadan, kendime uygun bir yer mi buldum?”

Oda da kalmak istemedim. Dışarı çıkıp, sokaklarda gezinmeye başladım. Dolaşırken bir bayanla karşılaştım. Amasra’ya ait, broşür bulabileceğim bir yer olup olmadığını sordum. Evine gidiyormuş, işyerine geri döndü. Broşürü bana verirken, sohbet etmeye başladık. Kalacak başka bir yer, bulup bulamayacağımı sorduğumda ise bir yerlere telefon açtı. O an, yer bulamadı. Akşam olmuştu ve bulduğum yerde kalacaktım.

Odaya geldiğimde bu küçük oda, beni daha da köşeye sıkıştırdı. Neden böyle yaşadığımı düşünürken, birden on yıl önce yaşadığım bedensel rahatsızlığım aklıma geldi. Bir an, on yıl geriye gittim.

İşin garip tarafı, o zamanlar hem işyeri değişikliği hem ayrılık, aynı dönemlere denk gelmiş, rahatsızlığım da bir süre sonra ortaya çıkmış. Bazı şeyleri tam olarak hatırlamasam da sonuç aynı…

Hayatınızda, on yıl öncesi ve on yıl sonrası benzerlikler bulduğunuzda, neler hissedersiniz?

On yıl önceki süreci, on yıl sonra yaşamak!

Bulduğum şey karşısında, ben kendimi çok kötü hissettim.

Tekrar sorularım başladı. “Peki, neydi beni takip eden ya da benim takip ettiğim? Hayatıma neleri çekiyorum? Ben mi çekiyorum? Ben çekiyorsam neden sonuç mutsuzluk? İnsan neden mutsuzluğu hayatına çeksin ki? Neden acıya tutunuyorum ya da kendimi suçluyorum? Beni geri geri çeken şey ne? Bir dairenin içinde miyim? Alıştığım, öğrendiğim bir daire mi?”

Farkına varamadığım bir şeyler olmalı! Gözlerimden yaşlar süzülürken, sorular beni daha da çıkmaza götürdü. Nefes almaya çalışırken, nefesim tekrar tıkandı. O kadar çaresizdim ki o an, aldığım broşür gözüme takıldı. Kafamı dağıtmak istedim.

Broşürde, Amasra, küçük bir liman şehri… İki ayrı limana sahip olmasından dolayı, tarihi boyunca savaşçıların barınağı…
“Amasra Masalı” diye küçük bir bölüm dikkatimi çekti.
 “Küçük limanda bir akşamüzeri… Hava oldukça serin ve puslu. Rüzgarın şiddeti savuruyor denizi karaya. Dalgalar tokat gibi iniyor kayalara. Sonra köpükler… köpükler… Havada bir uğultu… Ey Amastris! Sen misin 23 asır öncesinden seslenen hayata doğru…”
Amastris, M.Ö.4.yy da kendi adını verdiği bir site kurarak, bağımsızlığını ilan eden ve şehrin yapılaşmasını sağlayan kraliçe. Amasra adının, bu kraliçeden geldiği vs. vs… yazıyor.

“Amastris! Asırlar öncesinden bana mı sesleniyor? Gücüne sahip çık, kendi şehrini kur! Tamam, peki, özgürlüğümü kazanabilmek için ne yapmalıyım? Savaş!  Kiminle? Geçmişinle!.. Nasıl? 23 yıl geriye git! 23 yıl mı?!”

Zihnen, bedenen çok yorgunum ve mutsuz. Kafam iyice karışık… Düşünemez haldeyim. İçim geçmiş. Bir rüya gördüm, rüyamda savaşın içindeyim.

2.Gün
Uyandığımda, bir cümle aklıma geliyor. “Tarih, tekerrürden ibaret!” Bunun, kendi tarihimi sorgulamam anlamına geldiğini düşündüm. Karanlıkta bir duvarla savaş, rüyamda savaş… On yıldan sonra bir de 23 yıl… “Bu, ne anlama geliyor?

Oda da duramadım. Akşam karşılaştığım, bayanın yanına gittim. Bir yer bulmuş. O an, bir şey fark ettim. Tanımadığım birinin, beni rahat ettirme çabasını… Beklentisiz… Birinin, benim için bir şey yapıyor olması, alışık olmadığım bir durum. Bu, duygulanmama neden oldu.

Verdiği adrese gittim. Çok mutlu oldum çünkü kocaman bir penceresi var ve evet, evet duvar yok. “Oh Tanrım! Gün ışığı… Aydınlık kadar güzel bir şey var mı? Ne olur mahrum etme beni bundan…”

Eşyalarımı bırakıp dışarı çıktım. Küçük çarşısını gezdim. Orada, çalışan insanların çoğu kadın… Elişi yaparak para kazanıyorlar. Bazılarıyla sohbet ettim.  Konuşmalarda dikkatimi çeken şey, acıları… Hem ayakta kalabilme hem de kendileri olabilme savaşı verdiklerini fark ettim. Mücadeleleri, farklı farklı ama acıdan geçiyor, onunla baş etmenin yollarını arıyorlar. Çaresiz kalanları da duydum. Demek ki acı ve savaş, kilometrelerce uzakta da yaşanıyor, yalnız değilim. “Amastris’in savaşçı ruhu, belki de buradaki kadınların ruhunda geziniyordur! “

Amasra Kalesine doğru yol aldım. Doğanın kucağındayım. Güneş, tüm ışınlarıyla denizin üzerinde… Deniz, hafif dalgalı ve altın gibi parlıyor. Havada büyük bir martı kanat çırpıyor.

“O martı gibi olabilsem, sadece martı olmanın güzelliğini yaşasam… Kanatlarımı çırpsam, çırpsam… Ya da koca bir deniz… O zaman, üzerimde duran teknelerin ağırlığından veya derinliklerinde bulunan şeylerden şikayetçi olmazdım. Onların, benim bir parçam olduğunu bilerek…” 

Sessizliğin içinde, kıyıya vuran dalga ve martıların şarkılarını dinledim. Hafif bir rüzgar esiyor, o rüzgara kendimi bırakmak istiyorum.

Saatlerce, orada oturdum. “Bir denizin, bir martının, bir ağacın veya bir yolun seni anlamasını beklemezsin. Onlar, orada zaten var ve olduğu gibi. Yolculuk boyunca, sana eşlik eder. Sen uzaklaştığında, buruk bir hüzün kalır ama “neden” diye onlara kızmazsın. Neden olduğum gibi değilim? Peki, ben kime kızıyorum? Ayrılıklar, acılar, sancılar olmayacak mı hayatımda?” derken, geçmişi de düşündüm.

Odaya geldiğimde, hissettiğim içerinin soğukluğu… Üşüdüm. Bu soğukluk, yaşadığım duyguların katlanmasına neden oldu. Kat kat giyinmeme rağmen, bu öyle bir üşüme ki tüm bedenim titriyor. Çünkü 23 yıl geriden bir anı, orada!

 “13 yaşında… Akşam, geç saatler ve yarı boş odalar… Evde, ölüm sessizliği hakim… Bir daha onu göremeyecek… Ağlayamıyor… Ağlarsa, tüm gücünü kaybetmekten, güçsüz olmaktan korkuyor. Tekrar ayağa kalkamamaktan… Gözyaşları, içinde duruyor, akmıyor. Sadece, onun gidişini izliyor. Gitme, ne olur gitme anneee… Ana Kapı kapanıyor! Üşüyor… Salonda ve ışık yok. Karanlıkta… Annesi evden ayrılırken, içinde fırtınalar kopuyor ama kendini tutuyor…”

İşte bu anda, bedenim artık patlamayı yaşıyor… Sarsıla sarsıla, çığlık çığlığa… Bu, hem 23 yıl bekleyen ve kendince yeminler eden parçamın hem de bulunduğum an’daki ben’in çığlıkları… Akmayan, bana nefes aldırmayan dökülmemiş gözyaşları, artık kontrolsüzce akıyor… Her şey, bir an’da yaşanıyor!

Son dönemlerde, yaşadıklarımın ya da yaşayamadıklarımın(!) beni geriye, yıllar öncesine çektiğini bilmiyordum. “Amastris, ipucun, armağanın için çok çok teşekkür ederim.”

3. Gün
Sabah, “Tanrım, ne büyüksün! Nasıl bir plan bu?” derken, içimde bir dinginlik ve şaşkınlık var.  Ama artık, derin derin nefesler alıyorum. Uzun zamandır ilk kez!

Ben, acımı yaşamamıştım. Direnç, en büyük engelmiş. Ayrılığı yaşarken, güçlü olmak ya da güçlü görünmek ve acımı bastırmak zorunda değildim. Kendimi tutmak zorunda, hiç değildim. Bu, ne büyük bir özgürlüktü.  Gözyaşlarım, acıya direnmemeliydi!

Yıllar önce, o günkü şartlardan dolayı düşüncemin, işe yaradığını sanmış ve buna inanmıştım. Onun, bana sürpriz yapabileceğini, açıkçası hiç düşünmemiştim. İnanç kalıplarımın, o zamanlar içime yerleştiğini fark ettim.

Acı, kayıplar karşısında, yaşamın kaçınılmaz bir parçası. Oysa o, ortaya çıktığı zaman ya iteriz ya da yok sayarız, herhangi bir sebeple de olsa… O, durdurulduğunda ya da sonradan ortaya çıktığında ise daha büyük patlamaların yaşanmasına neden olabiliyor.

Acımı tanımak, anlamak ve ona izin vermek, bir süreçti. İster düne ait olsun ister bugüne… Ama biliyordum ki bundan sonra kayıplarımı yaşarken, kimsenin beni durdurmasına izin vermeyecektim, kendimin bile!

Anladım ki ben, kendime karşı savaşmayacaktım. Güçlü olmaya çalışırken, kendimle bir mücadele içine girdiğimin farkında olsaydım, zayıf olmaktan korkmazdım. Eğer bu bir zayıflıksa, zayıf olmaya da hakkım yok muydu? Duygularımı yaşamak, güçsüzlük müydü?
Deneyin, ister içinizde ister dışınızda, herhangi bir güç mücadelesine girdiğinizde neler oluyor? Sadece ve sadece enerji tüketirsiniz.

Benzerlikler, kişi ve olaylar gibi görünse de aslında onlar, geçmişteki durumları yansıtanlardı. Esas benzerlik, olaylara verdiğim tepki ve davranışlardı. Tekrarlarım, buydu. Belki de her insan, her olay, ne kadar olumsuz görünürse görünsün, kendimize dönmek için bir fırsat, bir armağandı. Ruhun, eski elbiselerini çıkarmasına zemin hazırlayan bir fırsat…

Her şeyin kendi zamanı varmış, yaşadıklarımı anlamanın bile…

Kendi arşiv dosyalarım, yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Siyah görünenler, gölgeler ise kendi gölgelerimi iyi tanımalıydım. Bu şekilde yaşadığımın farkında değildim. Tabi ki o gün yaşananların altında, sadece tek bir cevap yoktu. Ama diğerleri de teker teker çıkacaktı. Bu bir başlangıçtı ve bundan sonra, neyi anlamam gerektiğini çok iyi biliyordum.

Geçmiş, bulunduğum an’da yaşanabiliyormuş. Bulunduğum an’da yaşayabilmek için neyi, nasıl yaptığımı anlamanın yolu, belki de geçmişimi bilmekte yatıyordur.

Neden mi?

Yaşanılmayanları yaşamak için!

Geçmişin içine girerken, tüm parçalarımı geri istiyordum. Unutulanlar, durdurulmaya ve gömülmeye çalışılanlar!.. Çünkü hepsinde, ben vardım. İşte, bu yolculuk bana her yönden, yaşadıklarıma (dünüme ve bu günüme) sahip çıkmam gerektiğini hatırlattı.

Orada olmasam bile Amasra, yaşanılanlar karşısında bana şunu hatırlatacaktı. “Her yolculuk farklı! Ne kadar benzerlik bulursan bul, farklı…”

Ve ekleyecekti;

“Sen, onlara o anlamları yükledin! Zihnin, “neden”lere sığındığı ve sonuçları birbirine bağladığı için, aynı şeyleri yaşıyormuş gibi sandın. Duygularını yaşamana izin ver, onları hissetmene izin ver, aslında bulduğun bu!

Dalgaların, kayalara çarpsa da, fırtınalardan korkma! Yeter ki yaşadıklarına sahip çık! O farklılık, zamanla kendin için daha iyisini bulmana neden olacak! Belirsizliğe güven!..”

“Kendim için ne yapmalıyım?” dediğimde, o mekanda kalmak istemediğimi fark ettim! İçsel savaşlarım olacaksa bu, aydınlıkta olmalıydı.

Çünkü ben, asla ışıksız bir yerde yaşayamam!

O şarkıyı, anlamasam da sıkıldığım zamanlar hep dinledim. 2 yıl sonra bir arkadaşım, anladığı kadarıyla sözlerini tercüme etti.

Sesler, kar kadar beyaz
Sözler, ayaklarımın etrafındaki sis perdesi gibi
Ve üzerimdeki gökyüzü, maviden griye dönmüş,
Düşünebildiğim tek şey, durağanlık.
Uykuda, her şey yolunda
Ve oradaki ışık sabit kalsa…
İnsanlar, birbirinden uzaklaşmış,
Bu kötü durumda, benim güneşim, ışığım, cesur yüreğim.
Diğer insanlar, hayatı karanlık olarak görürler,
O karanlığı, durağanlığı kabullenirler.
Bense tersine, o güçlü yüreğimin,
Bana ışığı getireceğini umut ederim, beklerim, bilirim,
Oysa bilmeliyiz ki zaman, çok şey doğurur,
Ve binlerce, bir sürü ışık patlamalı (doğmalı) ve çoğalmalı
Tüm insanlar içinde böyle olmalı
Benim güneşim, cesur yüreğim.