Geçen gün bir arkadaşımla keyifli bir şekilde kahvemizi yudumlarken, bir anda ikimize de gelen bir farkındalık trafiği sayesinde kendimiz ile ilgili bir takım şeyler gördük. Bunları ana hatlarıyla paylaşmak istiyorum.

Hiç gece olup yatağa yattığınızda, geride bıraktığınız günü değerlendirirken, saatlerin bir çoğunu boşa harcadığınızı ve yapmanız gereken bir çok şeyi de sebepsiz yere yapmadığınızı farkettiniz mi? Böyle bir durumda aklınıza neler geldi? Kendinizi anlayışla mı karşıladınız? Yoksa kendinize karşı sözlü sözsüz saldırıya geçerek en değerli varlığınızı, yani kendinizi hırpaladınız mı?

Eğer benim gibi, “canım mutlaka hırpalamışlığım vardır” diyenlerdenseniz gelin bu duruma biraz yukarıdan ve farklı bir açıdan bakalım.

Hırpalanmak bize kendimiz tarafından da yapılsa, başkaları tarafından da, doğası gereği hoş bir sonuç yaratmıyor. Ben şahsen kendime bunu yaptığım zamanlarda, ertesi gün daha fazla iş çıkartarak telafi edeceğimi söyler ve vicdanımı rahatlatmaya çalışırım. İşte bunu yaparak, bitmekte olan güne ait kalan işlerimi biraz daha yoğunlaştırım ve kendimden olan beklentilerimi iyice artırarak, bir kaç gün içinde bütün bu yapılmamışlığı telafi edebileceğime karar veririm.

Örneğin, eğer salı günümün çoğunu boşa harcamışsam, o akşam, çarşamba için iki veya üç günlük iş koyarım ki yapmadıklarımı bu şekilde telafi edebileyim.

Tabii bu aslında bir kısırdöngü. Çünkü o günün kaldırabileceğinden daha yüksek hedefler koyduğum zaman ve tabii ki gün sonunda onların da tamamını gerçekleştiremediğim zaman, tamamlanmamışlığın üzerimdeki baskısı da en az o hedefler kadar yüksek oluyor. Peki sizce bu yeni tamamlanmamışlığı, telafi etmek için perşembe gününe ne tür hedefler koyuyorum? Doğru bildiniz, çarşamba gününün en az iki katı, yani salı gününün en az dört katı!

Böyle böyle günler birbirini kovaladıkça, çeşitli tamamlanmamışlıkların bakiyesi saatler gece onikiyi gösterdiğinde bir sonraki güne devroldukça, kendimizi içinden çıkılması artık çok zor olan bir döngüde bulmamız an meselesidir.

Peki ne yapabiliriz?

Eğer böyle bir kısırdöngü senaryosu bize tanıdık geliyorsa, gün içinde kendimize daha az baskı yapmak ve aslında daha çok iş halletmek istiyorsak, bazı yöntemler kullanarak yükümüzü hafifletebilir ve kendimizi tekrar hayatımızın rayına sokabiliriz.

Bir durum değerlendirmesi yaparak, kafamızda sürekli yer işgal eden yapılacak işler listemizi önem sırasına göre düzenleyebiliriz. Bu sayede, gerçekten önemli olan işleri ilk sıralara alırken, daha az önem arz eden ve biraz daha rahatladıktan sonra da yapabileceğimiz işleri bir süreliğine kafamızdan çıkarabiliriz.

Bu sıralamayı yaparken, eğer birinci aciliyet ve önem sırasına aday bir çok yapılacak şeyle karşılaşıyorsak, hemen oracıkta, bir çok seçim konusunda da çok işe yarayan”Yaparsam ne olur? Yapmazsam ne olur?” kartını oynayabiliriz. Aslında kafamızdaki bir çok sıkıntının cevabı yine kendi içimizde zaten mevcut. En nihayetinde, cevabını zaten bilmediğimiz bir sorunun, çıkış yolunu bilmediğimiz bir sıkıntının varlığından bile haberdar olamayız değil mi? Mesele sadece onları ‘hatırlamak’ ve hemen hayatımıza uyarlamaktır.

Bu adımı tamamladıktan sonra, inanıyorum ki artık önem listemiz birinci, ikinci, üçüncü diye devam eden sıralı bir hal almıştır. İşte tam bu noktada, geçenlerde Kuraldışı’nda yaptığım erteleme paylaşımının yapıtaşını oluşturan ‘küçük parçalara böl ve şimdi başla’ yöntemini kullanmakta fayda var. Zaten bir çok öğretide, ‘İlk adımı atmak işin yarısını bitirmektir’ şeklinde, özünde şimdi harekete geçmenin önemini vurgulayan sözlerle karşılaşmıyor muyuz?

Artık harekete geçtiğimize göre, yapılmayan işler artık gün sonunda birikmeyecek ve ileriki günlere devretmeyecektir. Tabi bu, şu anki yaşamımızda yapmamız gereken her şeyi tek günde yapıp o günün sonunda listeyi bitimeliyiz anlamına gelmiyor. Aslında tam da tersi: Listeden tabii ki ertesi güne devredecek işler kalacak. Buradaki temel amacımız, listesi sürekli kabaran ve bizi hırpalama katsayısı sürekli yükselen bir eğriyi önce düzlüğe çıkarmak, sonra da yavaş yavaş ve emin adımlarla onu aşağıya doğru yönlendirmek.

Her şeyi tamamlasak dahi, eğrimizin en nihayetinde sıfır noktasına geleceğini ve bundan sonraki yaşamımız tamamen uğraşsız ve zahmetsiz geçeceğini zannetmiyorum. Ancak, günler geçtikçe ve yük eğrimiz giderek aşağı doğru yöneldikçe, ne olacağını tahmin ediyorum biliyor musunuz? Hani deriz ya, “Evren boşluğu sevmez, hemen doldurur”diye… İnanıyorum ki eğrimiz sıfır noktasına yaklaştıkça yaşam bize yeni “mücadeleler, aşılması gereken engeller ve yapılacak işler” sunacak. Bu kelimeleri tırnak içinde yazıyorum çünkü ilk bakıldığında olumsuz ve sıkıcı kavramlar gibi görünseler de, aslında hepsinin özünde bizi daha da yukarı çıkarma amacı yok mu? Önceden yaşadığımız ve üstesinden uzun bir süre gelemediğimiz bir sıkıntımızı hatırlayalım. En nihayetinde çözümü bulduğumuzda (yani hatırladığımızda), bir daha aynı sıkıntıyı, aynı şekilde yaşamayacak şekilde gelişmemiş miydik?

Yaşamımıza çektiğimiz bu yeni mücadele durumlarıyla, aslında kendimizi adım adım geliştiriyoruz. Bu yeni mücadeleleri ilk etapta neşeli parti balonlarıyla karşılamasak da, zamanı geldiğinde, şimdi de yaptığımız gibi geriye dönüp “Her şey, olabilecek en mükemmel ve en hayırlı şekilde gelişmiş” diyeceğimize eminim.

Eğer bu yazı içimizde bir yere dokunuyorsa, demek ki şimdi word’ü, excel’i açma, kalemi, kağıdı, lokantadaki peçeteyi, arabanın koltuğu arasında sıkışmış 2008 tarihli süpermarket fişini alma ve yapmamız gereken şeyleri arkasına yazma zamanı.

Oyunumuzun basit ama önemli kuralları:

Nereye yazarsak yazalım, yeter ki gözle görünür bir şekilde olsun.
Bu maddelerin yanlarına artan sayılar yazarak önem sıralamasını yapalım.

Listemizi bu önem sıralamasına göre temize çekelim.

Bir adet fosforlu kalem edinelim. (Sebebi ileride açıklanıyor)
Birinci sıradan başlayarak yavaşça, tek tek ancak emin adımlarla, yapılması gerekenleri gerçekleştirelim.

İşte beş basit adımda yüklerimizden kurtulmanın yöntemi. Buradaki en önemli noktalardan bir tanesi, ve bu yazının yazılma amacı şu: “Yapmam gereken ve yapmadığım çok şey var! Hemen deli gibi harekete geçmeliyim!” diye fevri bir şekilde davranmaya başlarsak, ilk başta çok hızlı olmamıza rağmen hemen ardından duraklayabiliriz. Çünkü bu kadar yükün altından aynı anda kalkmaya çalışarak kendimizi yıpratabilir, nasıl olsa bu kadar çok şeyi birden halledemeyeceğimizi düşünerek yine atalete düşebiliriz.

Bu durumu şöyle görselleştirebiliriz: Bir yarış pistinin başında iki araba düşünün. Bir tanesi dünyanın en kuvvetli motoruna sahip, sıfırdan saatte yüz kilometre hıza sadece üç saniyede çıkabiliyor ve müthiş bir beygir gücü var. Diğeri ise son derece ekonomik, bırakın sıfırdan yüz kilometreye çıkmayı, en yüksek hızı zaten saatte kırk kilometre ve beygir gücü sadece beş at yavrusundan ibaret… İlk başta bu zavallı arabanın hiç bir şansı olmadığını düşünürüz değil mi? Ancak yarışın parametrelerini incelediğimizde, esas amacın yüksek hızdan ziyade yüksek dayanıklılık sergilemek olduğunu görsek? Herkül aracımız tozu dumana kattığı gibi fırlayacak, ancak bir saat sonra benzini bittiği için yolun yarısında kalacaktır. Bir süre sonra, tıngır mıngır ilerleyen küçük arabamız onun yanından aheste aheste geçerek yoluna devam edecektir.

Tabii ki bu biraz abartılı bir örnek oldu ama, anlatmak istediğim de tam olarak da bu. Yirmi maddelik bir yapılması gerekenler listemiz çıktıysa, var gücümüzle hemen tüm maddelere el atmak bizi kısa sürede yoracak ve büyük ihtimalle yolun yarısında pes etmemize neden olacaktır. Oysa yavaş ve teker teker el atarsak, her bitirdiğimiz işin sonunda harika bir ödül bizi bekliyor olacak: İşte şimdi fosforlu kalemimizi çıkaralım, o gün bitirdiğimiz işin üzerini güzelce çizelim* ve giderek ayçiçek tarlasına benzeyen listemize keyifle bakarak kendimizi kutlayalım.

Ayçiçek tarlalarımız bolluk ve bereket içinde büyüsün!

* Not: Bu çizme işlemini yaparken, bazılarımız (!) gibi her bir harfi mükemmel bir şekilde sarı alan içine almaya çalışıyor ve bu sebeple aynı madde üzerinden üç beş defa geçiyorsak yalnız olmadığımızı hatırlayalım, fakat bunu yine de bir düşünelim. 🙂