Biz dört kız kardeşiz. Babam ve annem oğlan çoçuk olmamızı çok istemişler. Tanrı  onlara ders vermek istemiş olacak ki üçünçü cocugu oğlan beklerken ikiz kız çoçukları dünyaya gelmiş. Onlardan biri de benim.
 
Biz birbirine hiç benzemeyen ikiz kardeştik. Ne fiziksel özelliklerimiz, ne de karakterlerimiz. Ama sürekli beraberdik. Okula başlayana kadar adımız bile tam yoktu.

Ben ikizkardeşime göre çok daha iri yarı idim. İkizkardeşim ise ufak tefek bir çoçuktu. Evde beni totos, ikizkardeşimide civciv diye çağırırlardı. Okula başladığım ilk günü  hiç unutamam anneme ” Benim adım ne ?” diye sormuştum. İkizkardeşim de bilmiş bir tavırla “Benim adım Pelin, senin adında Gülin kızım,” demişti. Hiç o anı unutamam. Aslında bu cümle sonrasında  ikizkardeşimle benim aramızdaki dinamiği çok güzel açıklayacaktı.

Yıllar hızlı bir şekilde akıp gidiyordu. Biz  ilkokul, ortaokul, liseyi hiç ayrılmadan bitirdik. Fakat çok anlaştığımız söylenemezdi. Birimiz ne kadar sakinsek, öbürümüz o kadar aceliciydik. Birimiz ne kadar yumuşaksak, öbürkümüz o kadar öfkeliydi. Birimiz kontrol eden, birimiz kontral edilendi. Birimiz ne kadar düzenliyse , öbürkü o kadar dağınıktı. Birimiz ne kadar becerikliyse, ötekimiz o kadar beceriksizdi. Birimiz tamamen sol beynimizi, birimiz de tamamen sağ beynimizi kullanıyorduk. Birbirimizi tamamlayan tek vücut gibi yaşadık senelerce.. Şarkılarda bir söz vardır ya ne senli, ne sensiz oluyor. Üniversiteye hazırlanırken artık yollarımızı ayırmak istedik. Tek başımıza var olmak istedik.

Yaşam seçimlerden ibaretti. Biz de seçimimizi yapmıştık.
Bundan sonra yollarımız o kadar farklı yönlere gidecekti ki..

Ben İstanbul’da Üniversiteyi bitirdim. O da Ankara’da. İkizkardeşim köylerde öğretmenlik yapmaya gitti. Ben de yurtdısı şantiyelerinde mühendislik. Hayata bakışımız ve algılıyasımız gittikçe farklılaşıyordu. <

Ben korkularımın üzerine gidip, kendimi tanıma, hayat amacımı bulma yolculuğunda ilerlerken, ikizkardeşim ise daha cok korkularıyla hareket edip, ailemin ve toplumun istediği şekilde ilerlemeye devam etti. Herkes kendi seçimini yapmış ve kendi yaşamının sorumluluğunu almıştı. Her ikimiz de seçimlerimizin bedellerini ödüyorduk.
 
Fakat bir yandan da ilginç bir duygu vardı içimde. Sanki hep bir parçam eksik gibiydi. Sürekli tamamlanmak ihtiyaçı duyuyordum. Farkettim ki sevgili olarak seçtiğim erkekler ve en yakın dostlarımın çoğu özelliği ikizkardeşime benzemekteydi. Kendi geliştiremediğim tarafımı dışarda arıyordum. Tıpkı sevgiliye duyulan bir bağımlılık gibi.

Zaten sevgililerimle ilşkilerimde hep bağımlı ilişkiler oldular. Bunu farkettiğim günü hiç unutmam. Bütün gün ağlamıştım. Kendi kendime tamamlayamadığım o eksik parçam için… Yasımı tutmuştum.

Biliyordum ki iki yarım insandan bir tam insan çıkmıyordu.

İşin ilginç tarafı o eksik parçamı kabullendiğimde, ikizkardeşimi de olduğu gibi kabullenmeye başladım. Ve onunla olan ilişkimiz büyülü bir şekilde düzelmeye başladı.

Sevgi, karşındakini herşeyinle olduğu gibi kabul ile başlıyordu.

Ve sevgiyle yaklaştığında bir insana, karşındaki kişi  savunma mekanizmlarını bırakıp yüreğini açıyordu. İkizkardeşim de yüreğini açmaya başlamıştı.

Aramızda belki ilk defa bu kadar gerçek bir ilişki yakalamıştık. Farkettik ki ikimizin de birbirimizin hayatına özenen tarafları vardı. O benim gibi özgür olmak isterken, bende şimdilerde onun gibi bir ailem bir yuvam olsun istiyordum. Aslında gerçek çözüm hem hem yasasıydı. Hem özgür oldugunu hissedip, hem de bir yuvan olması.

Peki şimdi ne yapacaktım?  Önce bu eksik taraflarımı kabullenmekle başladım. Ve çözümleri dışarıda aramaktan vazgeçtim. Eksik tarafları yazıp, bunları geliştirmeye odaklandım.

Hala da yoldayım…

Biliyorum ki kendi içimdeki o bütünlüğü, dengeyi  sağladığımda çok güzel, bağlı bir ilişkiye ve yuvaya  kucak açaçağım.
 
Her çözüm içimizde..