O gün müthiş güzel bir hava vardı…
Sanki her şey benden yanaydı.

Güneş gökyüzünü ışığı ile parlatırken, pamuk helvayı andıran bembeyaz bulutlar adeta güneş ile yarışırcasına tatlı tatlı dans ediyordu. İkisi bir arada, muhteşem ışık ve gölge oyunları sunuyordu bana.

Elimde kitabım, önümde kahvem, bu güzel günün tadını çıkarmak üzere bahçede oturuyordum.

An’da kalamamak ve kendimi akışa bırakamamak, benim o güne kadar pek başarılı olamadığım bir şeydi ve bunu o gün aşmaya karar verdim.

O gün ortam buna çok uygundu ve evrenin de beni desteklediğini iliklerime kadar hissediyordum.

Kendimi doğanın seslerine verdim, içimi müthiş bir huzur ve dinginlik kapladı.

Bu duyguyu ne kadar nadir yaşadığımı fark ettim bir an.

İşte buydu! An’daydım!

Hayat aslında bu kadar güzel, diye geçirdim içimden…

Bu güzel an, salonda bıraktığım cep telefonumun sesi ile bölündü.

Arayan annemdi. Kısa bir telefon görüşmesi yaptık.

Bu görüşmenin bende neler tetikleyeceğinden habersizdim o an.

Telefonu kapadığımda, tüm o anki güzel hislerim gitmiş, yerine anlam veremediğim bir iç sıkıntısı başlamıştı.

Durup dururken, sebepsiz yere neden böyle hissettiğimi hiç anlamamıştım…

Hiçbir şeyin sebepsiz olamayacağını unutuvermiştim bir an… bastırdığım bir çok şeyi unutabildiğim gibi…

Görünürde hiçbir sebep yokken birden anneannemi düşündüm, akabinde de dayım geldi aklıma.

Ne alaka şimdi, diye düşünmekle düşünmemek arasında bir yerde, anneannemin dayımla olan anne-oğul ilişkisini fark ettim.

Hemen ardından da annemin ağabeyimle olan anne-oğul ilişkisini…

Gerçi bu ilişkilere yıllarca tanık olmuştum, ama ilk defa bir farkındalıkla birlikte yeniden tanık oluyordum.

Her iki görüntü de bilinçdışı aniden belirivermişti gözümde…

Bir kader mirasını fark etmiştim! Hem de o an bu yönde hiç bir bilinçli çabam olmamasına rağmen!

Çok tuhaf hissettim…

Rahmetli anneannem  üç çocuğu olmasına rağmen, iki kızını neredeyse yok sayarak, tüm yaşamını oğluna adamıştı.

Ömrü boyunca oğluna her tür ‘desteği’ vererek, varlığını ispat etmeye çalışmıştı adeta.

İleri yaşlarında bile, artık oğlu çoluk çocuk sahibi olmasına rağmen, her tür imdat çığlığına ilk koşan daima anneannemdi.

Hayatını her şeyiyle ona adamıştı, ona ‘destek’ verdiğini zannediyordu, ama gerçekte yaptığı tek şey, ona engel olmaktı.

O pek farkında değildi ama, kendine bağımlı bir evlat yetiştirmişti.

Bu bağımlılık kısa sürede maddi bağımlılığa dönüşmüştü.

O bunu da fark etmedi ve elinde avucunda ne varsa, oğluna vermeye devam etti… Ta ki, verecek bir şeyi kalmayana kadar.

Buna karşılık dayım, hiçbir zaman gerçek anlamda kendi ayakları üzerinde duramadı ve annesi vefat ettiğinde, kendisini ortada kalmış, savunmasız çocuklar gibi hissetti.

Yoğun bir yas dönemine girdi, hala da annesinin yasını tutmaya devam ediyor.

Tüm bunlar olurken, annem bu anne-oğul ilişkisini içten içe kınıyordu.

Bir yandan haksızlığa uğramışlık duygusu ile annesine kinlenirken, diğer yandan da erkek kardeşini adam olamamakla ve sorumluluklarını almamakla suçluyordu.

Oysa tüm bunları yaşadığı yıllarda, o da aynını, farkında bile olmadan kendi oğluna yaşatıyordu.

Gerçi annem ağabeyime, anneannemin dayıma bağlandığı gibi bir tutku ile bağlanmadı hiçbir zaman, ama o da başka başka sebeplerden, annesinden aldığı bu ‘kader mirasını’ kendi oğlunda yaşatıyordu.

O da oğlunun tüm sorumluluklarını üstlendi, bir zamanlar oldukça iyi olan maddi durumunu, ağabeyime ‘destek’ olurken tüketti.

Hem kendisine, hem oğluna zarar veriyordu… Tıpkı annesinin de zamanında yaptığı gibi…

Farkında değildi ama, o annesinin kaderini izliyordu.

Bunun, nesilden nesile devreden, kırılmamış bir kader zinciri olduğunu o an fark ettim.

Annem bu durumu fark etmediği için bu zinciri kıramamıştı. Ve zincir bana kadar uzanmıştı.

Şimdi ben de anneyim ve benim de (‘ne tesadüftür’) bir oğlum var…

Ve ben de oğluma bir sürü ‘destek’ verdim.

Yıllarca onu her şeyden korumaya çalışarak, aslında onu hayata karşı nasıl da korumasız bıraktığımı fark ettim.

Tüm bu düşünceler o kadar hızlı aktı ki zihnimden, o kadar ‘alakasız’ bir anda ortaya çıktı ki, şaşkınlık içindeydim !

An’da olmaya odaklandığım ve kendimi akışa bıraktığım bir an’da olup bitivermişti her şey!

Hani rüya gördüğümüzde çok kısa sürede çok uzun rüyalar görürüz ya, işte onun gibi bir duyguydu yaşadığım.

Yaşadığım farkındalık sadece 3-4 saniye sürmüştü… ama etkisi o kadar güçlüydü ki, bunun bir kader mirası olduğuna hiç şüphem yoktu.

Şimdi benim kendi oğlumla olan ilişkimi daha iyi anlıyordum…

Bir yandan oğluma sorumluluklarını vermeye çalışırken, diğer yandan da onun sorumluluklarını üstlendiğimi fark ettim.

Gerçi bu durum, son birkaç aydır, ben değiştikçe değişmeye başlamıştı, ama beni gene de çok zorluyordu.

Şimdi her şey daha net ve anlaşılır olmuştu, bu kadar zorlanmamın altında, devraldığım kader mirasının da payı vardı.

Bilinçaltım beni sabote ediyordu !

Anneannem hayatını dayıma göre şekillendirdi, annem de ağabeyime göre…

Dayım üniversite okusun diye tüm imkanlar seferber edilmişti, ama o okumamayı seçti!

Annem de ağabeyim okusun diye tüm imkanları seferber etmişti, hatta oğlunun zamansız evliliğini bile sineye çekmiş, karısına ve oğluna bakmaya razı olmuştu, yeter ki oğlu okusundu! Ama ağabeyim de okumamayı seçti, tıpkı dayım gibi…

Yeter ki dayım kendi ayakları üzerinde durabilsin diye, annesi ona hayatı boyunca ‘destek’ vermeye devam etti.

Annem de aynını kendi oğlunda yaşadı.

Ama ne dayım ne de ağabeyim, bu ‘desteklerle’ bağımlılıktan bağlılığa geçiş yapamadılar.

Annelerinin olmadığı yerde, bir başkasını seçtiler ve bu sefer da onlara bağımlı yaşamaya devam ettiler.

Bu benim için çok önemli bir farkındalık oldu !

Önce endişe yarattıysa da, sonrasında büyük bir rahatlama sağladı.

Çünkü bunu fark etmiş olmak, kader zincirini kırma fırsatı da sundu bana.

Evet! Bu zinciri kıracak olan bendim!

Öncelikle, bende bu farkındalığa sebep veren o kısa telefon görüşmesi için anneme gıyabında teşekkür ettim.

Sonra da annemden aldığım kaderi, zihnimde canlandırma yaparak, kendisine iade ettim.

Kendi kaderimin yolunu izlemek üzere harekete geçtiğimi imgeledim.

Çünkü ben kendi bilinçaltı inanç kalıbımı değiştirdiğim an’dan itibaren, oğlumun da kaderi değişecek, bundan eminim.

Ve kendime söz verdim:

Artık sadece oğlumun bana ‘gerçekten’ ihtiyacı olduğu zaman onun rehberi olacağım.

Ve ‘gerçekten’ ihtiyacı olduğu kadar ona rehberlik edeceğim.

Artık ısrar yok! İkna savaşı yok! Zorlama, yaptırım yok!

Artık ona ne yapması gerektiğini söylemekten vazgeçme kararı aldım.

Hayat onun hayatı ve karar da onun kararı olmalı, herkes gibi o da kendi yaşam serüvenini kendi deneyimleri ile yaşamalı.

Biliyorum…. O bazen ‘doğru’ bazen de ‘yanlış’ kararlar alacak, ama artık benim değil, kendi deneyimleri ile öğrenecek.

Er-geç kendi doğrularını keşfedecek ve bu yolda yaşayacağı tecrübeler bizzat onun olacağından, aldığı yaşam mesajları da daha kalıcı olacak.

Benim onun hayatındaki rolüm artık, rehberliğin ötesine geçmeyecek…

Bir arkadaşımızın da dediği gibi, onun adına uçmak yerine, ona uçması için kanatlarını vereceğim.

Eminim bu şekilde o da ben de daha mutlu ve daha doyumlu hissedeceğiz.